Giriş yapmadınız.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

281

Saturday, 2.11.2013, 17:40

Metrodaki Kemancı

Bu gerçek bir hikayedir:
Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC’de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca 6 Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider…
Kemancı çalmaya başladıktan ancak 3 dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.
Kemancı ilk 1 dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider.
Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.
En fazla dikkatle duran ise 3 yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.
Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.
Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı…
Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell’in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler şunlardı: Sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz?
Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise; dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

282

Saturday, 2.11.2013, 17:41

Kırmızı Araba

Arkadaşım Gayle dört yıldan bu yana kansere karşı yaşam mücadelesi veriyordu.
Diğer arkadaşlarımla birlikte onu ziyarete gittiğim bir gün çocukluk düşlerimizden söz ediyorduk. Gayle başını pencereye doğru çevirdi. Gözleri çok uzaklarda, sesi sitem dolu “Ben, kumandalı, kırmızı bir oyuncak arabamın olmasını isterdim hep, ama doğum günümde ne istediğimi söylersem; dileğimin gerçekleşmeyeceği korkusuyla hiç kimseye söyleyememiştim bunu. Bu nedenle de asla radyolu, kırmızı bir oyuncak arabam olmadı.” dedi.
Gayle’i ziyaretimden bir kaç gün sonraydı. Çok sevdiğim dondurmayı almak için sırada beklerken birden dondurmacının vitrinindeki kırmızı oyuncak arabayı gördüm.
Yanına da bir not iliştirilmişti: “Dondurmanızı alırken vereceğimiz kuponu doldurmayı unutmayın, belki de çekiliş sonunda bu kumandalı araba sizin olabilir.”
Hemen Gayle’in sözleri geldi aklıma. Bir kaç hafta boyunca sürekli dondurma alıp , verdikleri kuponları doldurdum. Hiç bir çekilişte de kazanamadım. Bu kırmızı arabayı mutlaka Gayle’e almalıydım.
Dördüncü haftanın sonunda artık çekilişte kazanmaktan ümidimi yitirmiştim.
Dükkan sahibi ile konuşarak bana bu arabalardan bir tanesini satmalarını rica ettim.
Dükkan sahibi dört haftadır hergün dondurma alıp, kuponları doldurduktan sonra büyük bir heyecanla çekiliş sonuçlarına baktığımın gözünden kaçmadığını söyledi.
Ardından da gözlerimin içine bakarak:
“Söyler misiniz, neden bu kadar çok istiyorsunuz bu arabayı? “diye sordu.
Gözlerimden süzülen yaşlara aldırmadan ona arkadaşımdan söz ettim. Çok etkilenmişti. “İstediğiniz oyuncak arabayı verdiğiniz adrese göndereceğim” dedi. Yazdığım çeki masanın üstüne bırakarak , büyük bir mutlulukla evime geldim.
Ertesi günü Gayle’i ziyarete gittiğimde gözleri ışıl ışıldı. Elindeki kırmızı oyuncak arabayı göstererek küçük bir çocuk heyecanıyla: “Bak” dedi. “Bunca yıl bekledim ama nihayet dileğim gerçekleşti, hem de tam istediğim gibi !”
Ertesi günü postacı bir zarf uzattı elime. Açıp okumaya başladım:
“Sevgili Bonnie, annem ve babam da kanserdi ve ikisini de, altı ay gibi kısa bir sürede kaybettim. İkisi içinde çok çabaladım ama doğrusu dostlarımın sevgisi ve cömertliği olmasaydı hiçbir şey yapamazdım. Gerçek dostlarım olduğu için kendimi hep şanslı hissettim. Gayle’de senin gibi bir dostu olduğu için çok şanslı. En iyi dileklerimle. Norma”
Dondurma dükkanının sahibiydi mektubu yazan. Benim masasına bıraktığım çek de zarfın içindeydi.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

283

Saturday, 2.11.2013, 17:44

Kırlangıç

Günlerden bir gün Kırlangıcın biri bir adama aşık olmuş. Ve adamın penceresinin önüne konup adama söyle demiş:
- Ben seni çok seviyorum, lütfen pencereyi açıp beni içeri al da birlikte yaşayalım.
Adam:
- Olmaz alamam… Sen bir kuşsun, hiç bir kuş adama aşık olur mu?… demiş.
Kırlangıç tekrar:
- Lütfen pencereyi açıp beni içeri al. Birlikte yaşarız. Hem ben sana dost ve arkadaş olurum. Canın da sıkılmaz, birlikte yaşar gideriz. demiş.
Adam yine:
-Olmaz alamam…Git başımdan, diye cevap vermiş.
Üçüncü ve son defa kuş adamın penceresinin önüne konup adama tekrar şöyle demiş:
- Lütfen beni içeri al.. Artık soğuklar da başladı, dışarıda kalamam biliyorsun ben sıcak havalarda yasayabilirim sadece. Beni içeri almazsan başka sıcak ülkelere gitmek zorunda kalırım. Lütfen beni içeri alda burada kalayım. Birlikte yemek yer omuzuna konar, seni neşelendirir, sana yarenlik ederim. Hem sen de benim gibi yalnızsın, der…
Adam ona:
-Git derhal başımdan!… Ben yalnız kalırım, demiş ve kuşu kovmuş…
Kırlangıç da bu cevap üzerine üzüntülü bir şekilde uçmuş ve uzaklara gitmiş..
Adam kırlangıç uzaklara gittikten sonra düşünmüş ve kendi kendine, “Ben ne aptal, ne kadar akılsız bir adamım, niye kırlangıçla birlikte kalmayı kabul etmedim? Ne güzel birlikte kalırdık…” demiş ve çok pişman olmuş. Pişman olmuş ama iş işten geçmiş.
Kendi kendine “nasıl olsa sıcaklar başlayınca kırlangıcım yine gelir, ben de onu içeri alır, birlikte mutlu bir hayat sürerim”, demiş.
Ve penceresini sonuna kadar açıp beklemeye başlamış. Yazın gelmesiyle kırlangıçlar da gelmeye başlamış. Ama onun kırlangıcı gelmemiş. Yazın sonuna kadar hiç penceresini kapatmadan pencerenin başında beklemiş, ama boşuna… Kırlangıç yokmuş. Gelen kırlangıçlara sormuş ama onun kırlangıcını gören olmamış.
Sonunda bir bilge kişiye halini danışmak ve ondan bilgi almak için gitmiş. Bilge kişiye olayı anlattıktan sonra bilge kişi ona söyle demiş:
-Kırlangıçların ömrü 6 aydır . . .
Hayatta bazı fırsatlar vardır, ömründe bir defa insanın eline geçer ve değerlendiremezsen uçup gider.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

284

Saturday, 2.11.2013, 17:45

“Peki, yıkılmasın…”

Yıl 1512′ydi. Yavuz Sultan Selim, vezirini, vüzerasını, emirini, ümerasını , âlimini, umerasını yanına alıp, Bursa’ya cedlerinin kabirlerini ziyarete gitti. O sırada Koca Mustafa Paşa, küçük vezir sıfatıyla hünkârın yanında bulunuyordu.
Ziyaret sırası, talihsiz Cem’in türbesine gelmişti. Yavuz Sultan Selim, sandukanın başında uzun düşüncelere vardı. Dedesi Fatih Sultan Mehmet, açıkça onu veliaht olarak göstermişti. Buna rağmen ortalıkta neler neler dönmüş, babası Sultan Bayezid ile amcası birbirine silah çekmiş, sonunda o güzel adam,”küffar arasında” ıstırap içinde can vermiş, belki yanında ağzına bir yudum su verecek kimse yokken ölmüştü. Sultan Selim, bu hikâyede, küçük vezirin oynadığı rolü biliyordu. O aynı oyunu kendisi tahta çıkarken de oynamak istemiş, Şehzade Ahmet’i Selim’e tercih etmişti.
Bu hatıraların tazelenişi, Koca Mustafa Paşa’nın katli fermanı için yeter sebepti. Yavuz sanki şimdi, amcası Cem kabrinde daha rahat yatıyormuş gibi geldi.
İstanbul’a dönüşte, bu işin henüz tamam olmadığını düşünerek, muhasiplerinden birine emir verdi ki:
“Tiz adam göndertip küçük vezirin camisin de, imaretin de ortadan kaldırsınlar, İstanbul’a böyle bir soysuzun yapısı gerekmez!”
Balta, kürek, Kocamustafapaşa camisinin avlusuna gelenler orada sanki hiç bir şeyden haberi yokmuş gibi toprak çapalayan Sümbül Efendi ile karşılaştılar. İşini bıraktı, emir kullarının yüzlerine sakin sakin baktı,“Ne istersiniz?” diye sordu. Böyle soracağına, ellerinden baltaları, kürekleri alsaydı da kafalarına vursaydı, küfretseydi, dövseydi, kovsaydı onları. Gelenler, mahçup, perişan, geldikleri gibi kös kös geri göndüler.
Varıp efendilerine:” Biz o camiye elimizi süremeyiz. O camide bir zat var. Yüzümüze bir baktı, ne istersiniz, diye bir sordu Yok, yok, varsın başkaları yıksın, biz bu işte yokuz!” dediler.
Haber, büyüye yayıla Hünkâr’ın huzuruna vardı. Selim bir emir versin de yapılmasın? Demek bu da oluyor. Oluyor diyen varsa gelsin de görsün. Hünkar emir saldı, o öfkeyle atlandı, yanına alacaklarını aldı. Yel oldu esti, sel oldu aktı, vardı Kocamustafa camisine…
Sümbül Sultan’ın uyanık kalbi bu haberi almış, derviş hırkasını üstüne, tacını başına giymiş, siyah sarığını dolamış, bir kaç dervişiyle cami avlusunda beklemeye başlamıştı. Uçan atın bir nal seslerini duyunca, gözlerini kapadı, sadece yanık bir sada ile “Hak!” dedi. Hünkar kapı önünde atta atlamış, ok gibi ileriye atılmıştı.. Fakat birdenbire hızı kesiliverdi. Ne oluyordu ki acaba? Onu durduran neydi?
Dervişler, niyaz duruşunda, başları yerdeydi. Ortalarında da sarı benizli, kara sarıklı güzelmi güzel bir tanesi var. O başını eğmemiş hükümdara bakıyordu. Bu başka bir bakıştı. Selim’in içine, ta’ can evine uzanan bu bakışlar kalbinin sayfalarını bir bir okuyor, dünya alemden sakladığı sırlarını, tasalarını, acılarını , üzüntü ve şevkini katmer katmer açıyordu. Bu bakış biraz daha devam ederse Selimi Kahhar sel sel ağlayabilirdi. Onun için, yavaş bir adım attı, başını yere eğdi ve ancak duyulabilen bir sesle “Peki yıkılmasın” dedi.
Bir gönül yapmak cami yapmak kadar sevaplı, bir gönül yıkmak bir cami yıkmak kadar veballi bir iştir. Hünkar ise hem cami yıkmadı, hem gönül yaptı.
Ancak, bir mesele vardı ki, Sümbül Sinan onu ihmal edemezdi. Onun için:
“Hünkarım!” dedi, “Padişahların ahdinin yerine getirilmesi gerekir. Onun için,hiç değilse, ocakları yıksınlar, Hünkar sözü vücut bulsun”.
Kazmalar, imaret bacalarını indirirken, Yavuz Sultan Selim ne haldeydi, ne düşünüuyordu bilmiyoruz. Onu bir kendisi, bir Allah bilir.
Fakat şu gerçek tarihlere geçmiştir: Sırtından kendisine pek yakışan beyaz samur kürkünü çıkardı, ihtiramla Sümbül Efendi’ye giydirdi. O anda elinden başka bir şey gelmezdi.
Sümbül Efendi bu kürkü dergâhında zaman zaman giyermiş.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

285

Saturday, 2.11.2013, 17:47

Kimin Kalbi?

Delikanlı alaca karanlıkta yürürken, yumuşak bir şeye çarptığını fark etti. Eğildi baktı.
Aman Allah’ım!… Ayaklarının arasında, bir kalp duruyordu. Tıpkı resimlerdeki gibi, diri ve kanlıydı. Onu büyülenmişçesine avuçlarına aldığında, dehşetten ;çıldıracaktı. Kalp tıp tıp atıyordu ve sımsıcaktı.
Delikanlı, sanki ellerine yapışıp bir başka uzvu haline geliveren kalpten kurtulmak istiyor, fakat ne olduğunu bilmediği, kestiremediği duygular tarafından engelleniyordu.
Bir müddet sonra sakinleştiğinde, onun sahibini bulmak için en yakındaki evin kapısını çaldı ve zincir ; aralığından bakan genç kıza;
“Bu kalp sizin mi?” diye sordu. Biraz önce buldum onu.
Kız, mahcup bir ifadeyle; “Ben kalbimi, üç ay önce rastladığım bir vefasıza kaptırdım” dedi. “Yandaki eve sorun, onların olabilir.”
Kızın gösterdiği ev, göz kamaştırıcı bir villaydı. Kapıyı açan hizmetkarlar, onu üst kata çıkartarak evin beyine götürdüler. Delikanlı, yumuşacık halıların üzerine damlayan kanları ayağıyla örtmeye çalışırken;
“Bu kalp sizin mi acaba? ” diye sordu. “Hala atıyor da…..”
Beyefendi, ışıl ışıl parıldayan kristal kadehinden höpürtülü bir yudum çekerek; “Ben kalbimi dünyaya sattım, canikom” diye sırıttı. “Komşu evde bir yaşlı bir ihtiyar var, belki o bilir sahibini….”
Delikanlı, hızla soğumaya başlayan ve atışları gittikçe yavaşlayan kalbi bitişik kulübedeki yaşlı ihtiyara koşturarak; “Bu sizin mi?” diye sordu. “Çabuk olun, neredeyse duracak.”
Yaşlı adam, okumakta olduğu Kutsal Kitabı yavaşça kapatırken;
“Ben kalbimi, her şeyimle Allah’a verdim evlat” diye gülümsedi. “Elindekinin sahibini, neden gidip anne ve babana sormuyorsun ?”
“Her ikisi de yaşlanıp bunadı.” diye söylendi genç… “Bir bebek gibi alaka görmek istediklerinden, üç gün önce kavga edip onları terk ettim.”
İhtiyar adam, büyük bir üzüntüyle ; “Terk ettin ha..! ” diye mırıldandı. “Terk ettin demek…..”
Delikanlı, söylenenlere karşı kayıtsız görünüyordu. Oysa ki yaşlı adam, beklediği cevabi çoktan almıştı.
Delikanlıya doğru emin adımlarla ilerledi ve iki eliyle kavradığı delikanlının gömleğini bir hamlede yırtarak göğsünü açıverdi.
Delikanlının sol göğsünde, avuçlarında tuttuğu kalp büyüklüğünde kanlı bir boşluk vardı.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

286

Saturday, 2.11.2013, 17:49

Mutluluk Güzel Kokar

Dostum birden soruverdi:
- “Bir insanın mutlu olduğu nasıl anlaşılır?”
Şöyle düşünmüş olmalıyım:
- “Bilmem gözlerinin parlaklığından, neşesinden, belki yüzüne vuran iç aydınlığından.”
Dostum hepsini kabul eden, ama yeterli bulmayan bir el işareti yaptı:
- “Bunlar doğrudur. Mutluluk saklanamaz. Mutluluk insanın içinden sızar,bir yerlere girer, orayı değiştirir. Bir de kokusu vardır. Bilir misin mutluluk kokar.”
- “Mutluluğun kokusu mu?”
Doğrusu duymamıştım. Dostum anlayışla baktı:
- “Doğrudur, duymamışsındır. İnsanlar pek fark etmezler. Oysa, her ruh halinin kendine özgü bir kokusu vardır. Eğer insanlar koku duygularını kaybetmeselerdi, bunları da bilirlerdi. Ama bir çok şey gibi bunu da kaybettiler.”
- “Yani, önceden biliyorlar mıydı?”
- “Elbette, biliyorlardı. Bak hayvanların birbirleriyle iletişim kurmalarında koku nasıl önemli bir rol oynar.”
- “Evet ama konuşamadıkları için..”
Dostum biraz sabırsız, sözümü kesti:
- “İnsanlar konuştukları için artık kokuya gerek duymuyorlar değil mi? Şimdi sen bana insanların konuştuklarını mı söylüyorsun?”
Artık yanıt vermiyordum. Dinlemeyi sürdürdüm. Dostum:
- “Sen de biliyorsun ki insanlar gerçekte konuşmuyorlar. Konuşur gibi yapıyorlar. Öğrendikleri sözcükler var. Birbirlerine onları söylüyorlar. Gerçekte çok azı, çok az zaman için konuşuyor. Onlara da dikkat et, duygu sözcükleri yoktur. Birbirlerine söylemeleri gereken sözleri söylerler., Onun için de çoğunlukla birbirlerini dinlemezler. Gerçekte konuşmayan,gerçekte dinlemeyen insanlar iki önemli iletişim aracını da kaybettikleri için artık anlaşamıyorlar. Koku ve dokunma. İşte gerçek iletişimin iki yolu. İnsanlar ikisini de unuttu.”
Onu biraz kışkırtmayı denedim.
- “Şimdi insanların birbirlerini koklamalarını mı söylüyorsun?”
Umutsuz ve kırgın bir bakışla baktı:
- “Keşke ne dediğimi anlasalardı da söyleseydim. Koklamak, öyle incelikli bir duygudur ki, bugünün insanına öğretilmesi gerekir. Zavallı koku alma duygumuz. Öylesine kötü kokularla bozuldu ki, yeniden eğitilmesi gerekiyor. Biliyor musun, insanlar insan kokusunu bile alamıyor. Bir kadının kokusu. Bir erkeğin kokusu. Çocuğun kokusu. Yaşlı insanın kokusu. Umudun kokusu. Bezginliğin kokusu. Hayata kırılmanın kokusu. Mutluluğun kokusu. İnsanlar bütün bunları unuttular. Dokunma da öyle insanlar bunu da unuttu.
Bir elin el üstüne konması. Bir omuzun omuza dayanması. Bir sırtın sırta dayanması. Ayakların birbirine sarılması. Bedensel dokunma. Unuttuğumuz ne çok şey var.”
Günümüz insanını savunmak istedim:
- “Ama sözcükler var, yazı var. Belki o yüzden unutmuşuzdur.”
Dostum biraz dalgınlaştı:
- “Evet yalanların aracı sözler, yalanların aracı yazılar. Bir türlü içimizden geleni söylemeyi, yazmayı bilemediğimiz için yalanlarımızın aracı olanlar. Beden yalan söylemez, dokunuşun yalan söylemez. Bunlar gerçekleri iletir. Sadece gerçekleri. Parfüm dünyasının gerçek bir uzmanı şunları söylemişti: Parfümler doğanın verdiklerine insan ustalığının katılmasının ürünüdür, ama hiçbir parfüm kadın tenine değmeden gerçek bir koku değildir. Parfüme kişiliğini veren, kadının özel ten kokusudur. Onun içinde parfüm her kadında birbirinden farklı özellikler kazanır. Parfüm sürmenin ustalığı, bu karışımın oluşmasına yardımcı olacak ölçüde biçimde sürmeyi bilmektir. Böyle sürülmediği zaman kadın sadece parfüm kokar, ama sürmesini bilen kadının kendisi kokar. Önemli olan da parfüm değil, kadının özel kokusudur. Bu özel kokuyu kadının kadının giydiği eşyaların durduğu gardropta, çamaşırlarında, özel yerlerinde bulabilirsiniz. Dikkat edin özel kokusunu tanımadığınız hiç bir kadını gerçekte tanımış sayılmazsınız.
Ne yazık ki insanın kokusuna önem vermeyi bilmiyoruz. Sonra bir gün “mutluluğun kokusunu” tanıyacaksınız. Tenin hafifçe pembeleştiğini göreceksiniz.
Güneşin ilk ışıklarına eşlik eden tozpembedir bu. Mutluluğun biraz utangaç, biraz ürkek, biraz çekingen başlayan, ama sonra cesaretle yayılan, güç veren, kendini duyuran özel pembesi. Bu pembeliğin üzerine dikkatle bakacaksınız. Orada buğulu bir nemlenme göreceksiniz. Hep uçan, hep havaya karışan, hep yenilenen uçucu bir nemlenme. Görenlere Sende bir şey var, aşıksın galiba dedirten bir bahar tazeliği, filiz tadı. Yaklaşın o tene. Yaklaşın ve mutluluğun kokusunu duyun. Birbiriyle uyum içinde binlerce kokunun süzülmüş kokusunu duyun. Pembeden eflatuna, deniz mavisinden güneş sarısına değişen gökkuşağı renklerindeki özel kokuyu. İnsanı rahatlatan, dinlendiren, coşturan, kıpırdatan, susturan, konuşturan mutluluk kokusununu duyun. Dünyanın en güzel kokusu budur. Bebeğin annesinden aldığı koku budur. Annenin bebeğinden aldığı koku budur. Seven insanın sevilen insandan aldığı koku budur.
Ama bu koku kendiliğinden olmuyor. Buna emek vermek gerekiyor. Sabahların, gecelerin, günışıklarının birbirine karışması gerekiyor. Umutsuz günlerde, umutlu günlerde birbirinin değerini bilmek gerekiyor. mutluluk kokusudağlarda, ırmaklarda değil.
Bu koku yalnız insanda. İnsanın insan da yarattığı koku bu. İnsanı insan kılmanın kokusu. Sevginin kokusu. Güvenin kokusu. “İyi ki sen varsın”ın kokusu. “Keşke şimdi yanımda olsaydın”ın kokusu. “Seni Seviyorum”un kokusu. “Beni seviyor”un kokusu.
Bir gün mutluluğun kokusunu tanıyacaksınız. O zaman daha da mutlu olacaksınız, biliyorum.”

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

287

Saturday, 2.11.2013, 17:51

Kapı

19. yüzyılın büyük İngiliz ressamlarından William Holman Hunt’ın, bir bahçeyi tasvir eden bir tablosu Londra Kraliyet Akademisi’nde sergileniyordu.
Hunt’ın “Kainatın Işığı” adını verdiği bu tabloda geceleyin elinde duran fenerle bahçede duran filozof kılıklı bir adam görülüyordu. Adam, serbest kalan eliyle bir kapıyı vuruyor ve içeriden bir cevap bekler gibi görünüyordu. Tabloyu tetkik eden bir sanat eleştirmeni Hunt’a dönerek:
“Güzel bir tablo doğrusu, ama manasını bir türlü kavrayamadım” dedi,
“Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Kapıya tokmak takmayı unutmuşsunuz da…”
Hunt gülümsedi:
“Adam alelade bir kapıya vurmuyor ki…” dedi.
“Bu kapı, insan kalbini temsil ediyor. Ancak içeriden açılabildiği için dışında tokmağa ihtiyaç yoktur?”.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

288

Saturday, 2.11.2013, 17:53

İyilik ve Kötülük

Yaşlı adam kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki köpeği izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.
Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri köpekti bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli gözükürken niye ötekinin de olduğunu, hem niye renklerinin illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla sordu dedesine.
Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı. “Onlar” dedi, “benim için iki simgedir evlat.”
“Neyin simgesi” diye sordu çocuk.
“İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.”
Çocuk, sözün burasında, mücadele varsa, kazananı da olmalı diye düşündü ve her çocuğa has bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:
“Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?”
Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa:
“Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem o!”

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

289

Saturday, 2.11.2013, 17:54

Mutluluğun Gizi

Bir tüccar Mutluluğun Gizi’ni öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış. Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir şatoya varmış. Söz konusu bilge burada yaşıyormuş.
Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmış. Bilge sırayla bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.
Delikanlının ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama Mutluluğun Gizi’ni açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş.
“Ama, sizden bir ricada bulanacağım”, diye eklemiş, delikanlının eline bir kaşık verip sonra bu kaşığa iki damla sıvıyağ koymuş. “Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz.”
Delikanlı sarayın merdivenlerini inip-çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış.
“Güzel, demiş bilge, peki yemek salonumda ki acem halılarını gördünüz mü? Bahçıvan Başı’nın yetiştirmek için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü? Kütüphanedeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?
Utanan delikanlı hiçbir şey görmediğini itiraf etmek zorunda kalmış. çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış, başka bir şeye dikkat edememiş.
“Öyleyse git, evrenimin harikalarını tanı”, demiş ona bilge, “oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin.”
İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat ediyormuş. Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zarafetini görmüş.
Bilgenin yanına dönünce gördüklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmış.
“Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?” diye sormuş bilge.
Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.
“Peki”, demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi, “sana verebileceğim tek bir öğüt var: Mutluluğun Gizi dünyanın bütün harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan.”

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

290

Saturday, 2.11.2013, 17:57

İki Elma

Tarih 12 eylül ihtilalinin hemen sonraları… Bir çok devlet kurumunun başında halen asker kökenli insanlar bulunuyor.
Kayseri’ nin o zamanlar merkez köyü olan şimdilerde metropol Melikgazi ilçesine bağlı Nize köyü ve zamanın muhtarının köye getirmeye çalıştığı telefon santralinin bir hikayesidir bu aslında.
Muhtar defalarca müracaat etmesine rağmen bir türlü köyüne telefon santrali getirilmesini sağlayamamıştır. Ufak bir yer olduğu için de konunun dedikodusu çok olmaktadır.
Köyün en büyük özelliği de insanlarının genelde hep başka şehirlerde yaşıyor olmasıdır. İnşaat ustalarının bol olduğu bir yöredir aynı zamanda.
Ve muhtar son bir umutla valizini hazırlamaya başlar. Köyde yapılan dedikoduya bir son verecektir artık. Ankara’ya gidecek, gerekirse Genel müdürlükte yatacak ama santrali getirecektir köye.
Valizini hazırladığını gören annesi, iki elma uzatır muhtar oğluna.
“Al oğlum! Şu iki elmayı da yanına koy.”
Almak istemez muhtar, “git işine anne” diyecek olur. Sonra, kalbi kırılmasın diye alır elmaları valize koyar.
Ve çıkar yola; Ankara’ya zamanın PTT Genel Müdürlüğüne varır. Genel müdürlükteki bir çok personel, gide gele orayı su yolu yapan muhtarı tanımaktadır artık.
Özel kalemden eski bir asker emeklisi olan genel müdürle görüşmek için randevu ister.
Genel müdür, muhtarın tekrar tekrar gelişinden oldukça rahatsızdır. Kabul etmek istemez. Epey bir müddet bekletir kapıda. Nihayet odasına kabul ettiğinde yüksek bir sesle kızar muhtara ;
“Niye geldin yine muhtar, sen olmazdan anlamaz mısın kardeşim?” diyerek azarlar muhtarı.
Muhtar ise; “Efendim bu benim için çok önemli bir şey, köy halkına söz verdim, santrali almadan gitmeyeceğim buradan. Aha bak, valizimle geldim. Gerekirse burada yatacağım.”
Daha bir sinirlenen genel müdür; “Kardeşim sen yoktan anlamaz mısın? Yok diyoruz sana yok… Haydi, çıkar cebinden bana bir elma ver !”
Genel müdürün maksadı işin olmazlığını izah etmektir. Muhtar güler, tam o sırada aklına annesinin alması için ısrar ettiği iki elma gelmiştir.
Hemen valizini açar ve elmanın birisini genel müdürün önüne koyar, diğerini de kendisi yemeye başlar. Genel müdür hayretler içindedir, hemen telefona sarılıp Kayseri PTT Başmüdürünü arar;
“Aloo, şu an Nize köyü muhtarı yanımda, bu adam Kayseri’ye varmadan köyünesantral gidecek ! Muhtar Kayseri’ye geldiğinde telefon edecek ve köyü ile görüşme yapabilecek… Aksi takdirde hiç birinizi orada görmek istemiyorum…”
Muhtar neşe içinde döner köyüne ve giderken ısrarla: “Şu iki elmayı da yanına al !” diyen annesinin eline sarılır, öper, öper, öper…

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

291

Saturday, 2.11.2013, 17:58

Huzur

Bir gün bir kral, ama halkı tarafından sevilen bir kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan eder.
Yarışmaya çok sayıda sanatçı katılır. Günlerce çalışırlar birbirinden güzel resimler yaparlar.
Sonunda eserleri saraya teslim ederler. Tablolara bakan kral sadece ikisinden hoşlanır. Ama birinciyi seçmesi için karar vermesi gereklidir.
Resimlerden birisinde sükunetli bir göl vardır. Göl bir ayna gibi etrafında yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktadır. Üst tarafta pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslüyorlardı.
Resme kim baktı ise onun mükemmel bir huzur resmi olduğunu düşünüyordu.
Diğer resimde de dağlar vardı. Ama engebeli ve çıplak dağlar. Üst tarafta öfkeli bir gökyüzünden yağmurlar boşanıyor ve şimşek çakıyordu. Dağın eteklerinde ise köpüklü bir şelale çağıldıyordu. Kısaca resim hiç de huzurlu gözükmüyordu.
Fakat kral resme bakınca, şelalenin ardında kayalıklardaki çatlaktan çıkan mini minnacık bir çalılık gördü. Çalılığın üstünde ise anne bir kuşun örttüğü bir kuş yuvası görünüyordu.
Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuş yuvasını kuruyordu. …harika bir huzur ve sükun örneği.
Ödülü kim kazandı dersiniz?
Tabi ki ikinci resim. Kralın açıklaması şöyle idi:
-Huzur hiçbir gürültünün sıkıntının ya da zorluğun bulunmaması ve sıkıntının olmadığı yer demek değildir. Huzur bütün bunların içinde bile yüreğimizin sükun bulabilmesidir.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

292

Saturday, 2.11.2013, 18:00

Hoşçakal Yağmur

Demir kapı büyük bir gürültüyle kapandığında artık özgürdü. Gökyüzüne baktı, derin bir nefes aldı. Önünde uzayıp giden şehri izledi. Cadde boyunca bir daha geriye bakmadı.
Yaşadığı şehre geldiğinde akşam olmak üzereydi. Önce şehrin mezarlığına gitti. Yorucu da olsa aradığı mezarı buldu. Birkaç dua okudu, solmaya yüz tutan çiçekleri suladı. Mezar taşındaki resmi inceledi bir süre, ömründe hiç görmediği, sekiz yaşındaki bir kızın resmiydi bu. Resmin altında kendisine lanetler yağıyordu. Gözleri doldu, birkaç damla yaş, yanaklarından süzülüp mezar taşına damladı. “Sen ölümü hak etmedin kızım!” diye mırıldandı “ben de…”
Sabah olduğunda bankadaki bütün parasını çekti. Elektriğini, suyunu ve telefonunu açtırdı. Sonra şehrin parklarından birine gitti. Telekom amirliğine bir dilekçe yazdı. Şimdilik beklemekten başka yapacak bir şeyi yoktu. Parası bir süre daha yeterdi. Çok sevdiği öğretmenliğe istese de dönemezdi. Babadan kalma evini, arabasını satar, başka bir şehirde yeni bir iş kurardı kendine. Ama tüm soru işaretlerini kaldırmalıydı. Aslında kaldırmıştı soru işaretlerini, son bir konuşması vardı, hazırlanmalıydı, tüm delilleri toplamalıydı. Noktayı sonra koyacaktı.
Arkadaşlarından bir kaçına rastladı. “Geçmiş olsun” dediler dil ucuyla.
“Yapabileceğimiz bir şey varsa…” Onların gözlerinde biten arkadaşlıklarını gördü. Yedi sekiz ay içinde nasıl da bitmişti her şey. Bu şehir bir karabasan gibi çöküyordu üzerine. Kime, ne söyleyebilirdi?… Teşekkür edip ayrıldı.
Dilekçesine cevap yirmi gün sonra geldi: “Son sekiz ay içinde kayıt dışı hiçbir ücret alınmadığı, yapılan telefon görüşmelerinin ekte listesinin verildiği…”
İki telefon numarasının altını çizdi. Sekiz ay önce yapılan aramalardı bunlar. Tutuklanmadan birkaç saat önce. Gelen yazıyı katlayıp, cebine koydu.
Saat dokuza geliyordu. Daha fazla beklemenin hiçbir anlamı yoktu. Kapının ziline dokunmadan elindeki adresi bir kez daha kontrol etti. Evet, elindeki adres burasıydı. İçinde kin yoktu. Öfke de yoktu. Yavaşça zile dokundu. Kapı açıldığında şaşkınlıktan donakaldı.
Kapıdaki eski sevgilisiydi.
- Yanlış geldim galiba, diyebildi usulca, ben Cihan’ı aramıştım.
- Hayır, yanlış gelmedin. Cihan şimdi büroda. Ben beş aydır Cihan’la yaşıyorum, dedi Yağmur başını yere eğerek.
Elini Yağmur’un çenesine uzatıp, yere eğilen başını yukarıya kaldırdı. Gözlerinin derinliklerine baktı bir süre. Baş parmağıyla gözlerinden süzülen yaşlarını sildi. Başını iki yana salladı birkaç defa.
Daha fazla dayanamadı, dışarıya fırladı. Büroya gelene kadar türlü türlü düşenceler geldi geçti beyninden. Bazen sinirlendi, bazen duygulandı, için için ağladı. Cihan’ı vurma duygusu yavaş yavaş kapladı yüreğini.
“Bana bunu da mı yapacaktın Cihan?” diye söylendi kendi kendine. Yağmur’un acısı iki ucu keskin sivri bir hançer gibi saplandı yüreğine.
Karmakarışık duygular içinde büroya vardı. Cihan masasında oturuyordu. Korhan’ı görünce ayağa kalktı, yüzündeki duygu karmaşasını anladı hemen, alttan almaya çalıştı:
- Oooo geçmiş olsun dostum, hoş geldin, gel, şöyle otur. (Dışarıya seslenerek) Oğlum hadi bize çay söyle, eski dostlar şöyle karşılıklı muhabbete dalsın biraz. Nerdesin sen ya! diyerek döndü Korhan’a. Yirmi gün kadar olmuş içerden çıkalı, neden uğramadın? Bekledim seni. Her gün bekledim, ha bugün gelir, ha yarın… Kısmet bu güneymiş. Şükür kavuşturana!…
- Ve Yağmur’un şerefine değil mi Cihan? İşlemediği bir suçtan iftiranla içerde yatan dostunun şerefine, devam edeyim mi?..
- Ne diyorsun sen ya, diyerek şaşkın gözlerle baktı Korhan’a.
- Rol yapmayı kes artık, o gözlerle de bakma bana. Şaşkınlık değil, aptallık var o gözlerde. Evvet, her şeyi biliyorum. O kazayı ben yapmamıştım. O gece yoldaydım ama o kazayı ben yapmadım. O kızı ben öldürmedim. Ama cezasını ben çektim. Ömür boyu da çekeceğim. İçerdeyken düşündüm, günlerce, haftalarca düşündüm. Bütün yollar sana çıkıyordu, bütün kapılar sana açılıyordu. Kabul etmek istemedim, dostum bunu yapamaz dedim ama dedim ya yollar hep sana çıkıyordu. Zamanla içimdeki nefreti öldürdüm, sana olan kızgınlığım, kırgınlığım, nefretim ya da adı her neyse, geçti, bütün korlar soğudu, küle dönüştü. Kabul etmek zordu ama … Seni de öldürdüm. Sadece son bir konuşma yapmak istedim seninle. Her şeyin farkında olduğumu bilmeni istedim. İçerden çıkınca, Telekoma, senin adına bir dilekçe yazdım. İşte dilekçenin cevabı. Yaptığın görüşmelerin hepsi burada. Sekiz ay boyunca yapılan bütün görüşmeler. Kazadan birkaç saat önce yapılan görüşmeler de. Biri polise, diğeri savcılığa. Neden ulan, neden, diye bağırmaya başladı Cihan’ın yakasına yapışarak.
- Anlatacağım, anlatacağım, diyebildi Cihan, Korhan’ın ellerinden kurtulmaya çalışarak. Otur şöyle her şeyi anlatacağım. Sonra istersen vur beni, istersen polise ya da savcıya, kime gidersen git. Ama otur dinle beni. Çocukluğumuzdan beri arkadaşız seninle.
Aynı sıralarda oturduk, aynı mahallede büyüdük. Çocuklar seninle oynamak, okulda aynı sırada oturmak için yarışırlardı. Mahallenin kızları bile sana aşıktı. Sen onları görmezdin. Kudururdum için için, senin yerinde olmak isterdim. Senden daha yüksek bir not alsam dünyalar benim olurdu. Bir kız bana baksa uçardım. Babam bile seni anlatırdı anneme, onların konuşmalarını duyar, sinirimden kudururdum. Beni anlayabiliyor musun?
Bugüne kadar her an, her saniye senden intikam alma duygularıyla yaşadım ben. Hiç bir zaman dostun olmadım senin. Bütün işlerini, bütün ilişkilerini bozmaya çalıştım. Çocukluğundan beri yaşadığın tüm olumsuzlukları ben tezgahladım. Ama şans hep senden yanaydı. Ne yapar eder, en az zararla sıyrılırdın içinden. Pişman mıyım? Hayır değilim, inan ki değilim. İçimdeki kini bilemezsin sen. Onlarla nasıl yaşadığımı bilemezsin.
Bir gün bile gelmedin evime. Oysa ben, hemen her akşam senin yanındaydım. O gece, evvet kazanın olduğu o gece, işte dedim, tam fırsatı. Kessinlikle kendini kurtaramaz. Aslında o kazayı ben yaptım. Güneş yeni batmıştı, alaca karanlıktı hava. Nasıl oldu anlamadım, küçük kızı birden önümde gördüm. Frene bile basamadım. Kızın arabanın üzerinden arkaya geçişini gürdüm. Durmadım, duramadım. Basıp gittim. Daha eve gelmeden kurdum bütün hikayeyi. “Bu defa kurtulamaz” dedim. “Kesinlikle kurtulamaz.”
Ve polisi arayıp senin plakanı verdim. Sonra savcıyı aradım. Senin adına konuştum onunla, kendi suç itirafımı yaptım. Seni içeri götürürlerken, ben barda tutuklanışını kutluyordum.
Hadi şimdi git, git polise durumu anlat. Siz çözemediniz ama ben çözdüm de. Boyun bir karış uzasın yine. Bunca ay beni boşu boşuna yatırdınız de… Ne duruyorsun be, anlattım işte her şeyi. Git hepsini anlat.
Gözleri kan gölü olmuştu. Kin, nefret, kıskançlık… Hepsi okunabiliyordu yüzünde.
- Peki ya Yağmur? Ona neden yaptın bunu?
- Yağmur… O çok güzel bir kızdı. Hoşlandım ondan, sevdim, çok sevdim. Senden ayırmak için elimden geleni yaptım. İkinizi de kurdum. Ama olmuyordu, ayıramıyordum sizi. Bir akşam, evvet bir akşam onu cafede beklediğini söyledim. Sonra ben gittim cafeye. Seni bekliyordu ama sen bir türlü gelmiyordun. Sen gelmedikçe o içiyordu. Bir kadınla birlikte çıktığını söyledim ona. Deliye döndü, inanmak istemedi. Ağladı, ağladıkça da içti. O gece senden nefret etti. Ve seni benimle aldattı. Bir daha da göremedi seni. Sen ertesi gün tutuklandın. Birkaç ay sonra o da benimle yaşamaya başladı. Tutuklandığından haberi yok ama hiç unutmadı seni. Senin gibi sevemedi beni. Kahretsin, ne varsa sende…
Cihan elindeki içeceğini tekrar tekrar kaldırırken yerinden doğruldu Korhan. Masada duran dolu çay bardağını aldı eline. Sert bir şekilde Cihan’ın ayakları önüne döktü, bardağı masaya koyup:
- Yüzüne dökmeye bile değmezsin sen, dedi. Bir daha geriye bakmadan çıkıp gitti.
Eve geldiğinde garajı açtı, arabayı çıkarıp yıkadı. Eşyalarını hazırlayıp, arabaya yerleştirdi. Arabaya binmek üzereyken, kan anonsunu duydu.
“Kanamalı bir hasta için çok acele AB grubu Rh- kan aranıyor. Kan vermek isteyenlerin hastanenin acil servisine…”
Bu kendi kanıydı. Zor bulunan bir kandı. Belki de bir can onun sayesinde kurtulacaktı. Arabasını çalıştırıp, hastaneye yöneldi.
“Alabildiğiniz kadar alın” dedi. “Ama acele edin.”
“Bire bir alacağız kanı dedi hemşire, beklemeye zamanımız yok, sizden alırken aynı zamanda da hastaya vereceğiz.”
Kolundan çıkan kan,paravanın öbür tarafında ameliyat olan hastaya gitmekteydi. Belki de ona can verecekti. Bunu hiç düşünmemişti, hayat vereceği canın mutluluğu yavaş yavaş içini kaplamaya başladı.
Kan verme süresi bitince bir süre dinlendi, ayağa kalkmadı. Küçük kızı düşündü, Cihan’ı ve Yağmur’u… Demek hiçbir şey söylemeden ayrılmasının nedeni de Cihan’dı. Boş yere beklemişti ziyaretine gelmesini.
“Sen yaşayacak adam değilmişsin be Cihan” diye düşündü. “Bir gün Allah senin de cezanı verir.”
Yavaş yavaş yerinden doğruldu, kendini şöyle bir yokladı, başı dönmüyordu. Yola çıkabilirdi. Diğer tarafta ameliyat bitmiş olmalı diye düşündü. Ses seda kesildi. Paravana yaklaştı, durdu, hastayı görmenin ne yararı olacaktı. Vazgeçip kapıya yöneldi.
- Korhan!
Sesin geldiği yöne döndüğünde Yağmur’la karşılaştı. Yağmur hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
- Ne oldu, diye sordu Korhan. Yoksa…
- Cihan, diye inledi Yağmur. Cihan’ı vurmuşlar az önce. Üç kişi gelmiş büroya, silahlarını çekip…
Ameliyathanenin kapısına yöneldi Korhan, o anda dışarıya çıkan doktorla karşılaştı.
“Yaşayacak”dedi doktor,”Kurşunun biri beyni, diğeri de kalbi sıyırıp geçmiş. Kan da tam zamanında bulundu. Geçmiş olsun.”
- Kanı sen vermişsin, teşekkür ederim,dedi Yağmur, yaşlı gözlerle Korhan’a bakarak.
İçini bir umut sarmıştı, acısını az da olsa unutmuştu.
- Ben gidiyorum, dedi Korhan. Geçmiş olsun. Belki kanım bir işe yarar.
Arabasına bindiğinde yaz yağmuru çiseliyordu. Bir daha geriye bile bakmadan saatlerce sürdü arabayı. Yalnızca bir cümle döküldü dudaklarından:
“Hoşçakal Yağmur”…

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

293

Saturday, 2.11.2013, 18:01

Deneyim

Ünlü ressam, bir lokantaya girer. Gerçi cebinde parası yoktur. Lokantacıya yapacağı portresine karşılık yemek yemek istediğini söyler. Lokantacı kabul eder.
Güzelce karnını doyurur. Sonra bir çırpıda lokantacının portresini çizerek masaya bırakır.
Kalkarken adam gelir, resme bakar, beğenir.
“Güzel ama” der lokantacı, “Bir dakikada yaptınız bunu, oysa bir saattir yiyorsunuz”.
Ressam:
“Bir dakika değil, 30 yıl artı bir dakika” diye karşılık verir.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

294

Saturday, 2.11.2013, 18:03

İlan-ı Aşk

Genç bir delikanlı saatlerdir genç kızın peşinden geliyordu. Genç kız dayanamayıp arkasını döndü:
- Neden saatlerdir beni takip ediyorsunuz? diye sordu.
Genç erkek :
- Sizi seviyorum hem de canımdan çok seviyorum!
Genç kız :
-Bak benim arkamdan ablam geliyor, o benden daha güzel benden iş çıkmaz sen ona git..
Delikanlı arkasını dönüp bakınca çok çirkin bir kızın geldiğini görüp sinirlenmiş ve genç kıza dönmüş :
- Neden bana yalan söylediniz?
- Asıl siz bana neden yalan söylediniz? Eğer beni gerçekten seviyor olsaydınız dönüp arkanıza bakmazdınız, çünkü gözünüz benden başkasını görmezdi.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

295

Saturday, 2.11.2013, 18:04

İnsanlık Dersi

Ünlü İtalyan sinema sanatçısı Vittorio de Sica bir TV röportajında anlatıyor :
İtalya’ da Napoli’nin kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Barda, espressolarımızı içiyoruz. İçeri giren müşterilerden biri, barmene “due caffee, un sospeso” (iki kahve, biri askıda) diyor, iki kahve parası veriyor, bir kahve içip gidiyor, barmen de tezgahın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt asıyor.
Biraz sonra iki kişi içeri giriyor: “due caffee e un sospeso” (iki kahve ve bir askıda) diyorlar, üç kahve parası verip, iki kahve içip gidiyorlar, barmen gene bir küçük kağıt daha asıyor tezgahın üstündeki çiviye…
Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyor. Derken üstü başı biraz eski püskü, belli ki fakir biri bardan içeri girdi, barmene “un caffee sospeso” (askıdan bir kahve) dedi, ve barmenin hazırladığı kahveyi içip, para ödemeden çıkıp gitti. Barmen de tezgahın üzerine asmış olduğu kağıtlardan bir tanesini aşağı indiriverdi…

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

296

Saturday, 2.11.2013, 18:06

İnsan Hayatı Değerlidir

Jack yavaşlamadan önce Takometreye baktı: Hız limitinin 50 olduğu yerde 73 ile gidiyordu ve son dört ay içerisinde dördüncü defa polis tarafından durduruluyordu. Bir insan nasıl bu kadar şanssız olabilirdi? Jack arabasını sağa çekti. “İnşallah su anda yanımızdan daha hızlı bir araba geçer” diye düşünüyordu.
Polis elinde kalın bir not defteri ile arabadan indi. Bob? Bu Polis Kiliseden Bob değil mi?
Jack iyice arabasının koltuğuna sindi. Bu durum bir cezadan daha kötüydü. Kiliseden tanıdığı bir Polis, arkadaş olduğuna bakmaksızın birini durduruyordu. Hem de hızlı gidip, trafik kurallarını ihlal ettiği için.
“Merhaba Bob. Birbirimizi yeniden böyle görmemiz çok ilginç”
“Merhaba Jack…” Bob gülümsemiyordu.
“Beni, karımı ve çocuklarımı görmek için eve giderken yakaladın”
“Evet öyle” Bob umursamaz görünüyordu.
“Son günler eve hep çok geç geldim. Çocuklarım beni uzun suredir hiç görmedi. Ayrıca Diana bana bu akşam Patates ve biftek yiyeceğimizi söyledi. Ne demek istediğimi anlıyorsun değil mi?”
“Evet ne demek istediğini anlıyorum. Ayrıca trafik kurallarını ihlal ettiğini de biliyorum” diye cevapladı Bob.
“Eyvah! Bu taktik fazla işe yaramayacak gibi. Taktik değiştirmek gerekli” diye duşundu Jack
“Beni kaç ile giderken yakaladın?”
“Yetmiş. Lütfen arabana girer misin?” dedi Bob.
“Ah Bob, bekle bir dakika lütfen. Seni gördüğüm anda Takometreye baktım. Sadece 65 ile gidiyordum.”
“Lütfen Jack, arabana gir” diye üsteledi Bob.
Jack canı sıkkın bir şekilde arabasına girdi, kapıyı çarparak kapattı. Bob not defterine bir şeyler yazıyordu.
“Bob niye benim ehliyetimi ve araba ruhsatını istemiyor ki” diye düşündü Jack.
Ne olursa olsun, bundan sonra kilisede bu adamın yanına oturmaktansa, bir kaç Pazar Jack kiliseye gitmeyecekti. Bob kapıyı tıklatıyordu. Jack arabasının penceresini 5 cm kadar açtı. Bob Jack’a bir kağıt verdi ve gitti.
“Ceza değil bu” diye kendi kendine söylendi Jack. Bir anda sevinmişti. Bu bir yazıydı ve kağıtta şunlar yazıyordu:
“Sevgili Jack, benim bir kızım vardı. Altı yaşındayken çok hızlı araba kullanan biri tarafından öldürüldü. Bu kazadan dolayı, adam cezalandırıldı. 3 ay hapishane cezasıydı bu. Bu adam hapishaneden çıkınca kendi çocuklarına sarılıp, öpüp, onları tekrar koklayabildi. Ama ben… Ben kızımı tekrar koklayabilip, öpebilmek için, cennete gidinceye kadar beklemem gerekiyor. Bin defa adamı affetmeye çalıştım. Bin kerede başardığımı zannettim. Belki başarmışımdır, ama hala kızımı düşünüyorum. Lütfen benim için dua et ve dikkat et Jack, tek bir oğlum kaldı”
Jack 15 dakika kadar bir sure yerinden kıpırdayamadı. Daha sonra kendine gelip, yavaş yavaş evine gitti. Evine varınca, çocuklarına ve karısına sıkıca sarıldı. Hayat çok değerli, sürekli dikkat et. Dikkatli araba kullan ve başkalarının hakkına saygı göster. Hiç bir zaman unutma, istediğin kadar araba satın alabilirsin, ama insan hayatini asla…

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

297

Saturday, 2.11.2013, 18:08

Microsoft ve İşsiz Temizlikçi

İşsizin biri, temizlik işleri için Microsoft’a başvurur. İnsan Kaynakları, bir ön görüşmenin ardından test (yeri temizlemek) yaparlar ve:
- “İşe alındın, e-mail adresini ver, sana başvuru formunu göndereyim, aynı zamanda, işe başlamak için geleceğin günü bildiririm” der.
Adam çaresiz, bilgisayarının ve dolayısı ile e-mail adresinin olmadığını söyler. İnsan Kaynaklarından, onun adına üzüldüklerini, fakat e-mail’i yoksa, kendisinin de var olmadığını ve kendisi de olmadığı için işe alınamayacağını söylerler.
Adam umutsuzca, ne yapacağını bilmeden, cebinde sadece 10$ ile çıkar.
Ve bir markete girerek 10 kiloluk bir kasa domates alır. Kapı kapı dolaşarak, 2 saat içersinde sermayesini ikiye katlar. İşlemi birkaç kez daha tekrar eder ve aksam eve döndüğünde 60$’i vardır.
Ve bu şekilde yaşayabileceğini anlar, her sabah erkenden evinden çıkar ve aksam geç saatlere kadar çalışır, ve her gün parasını üçe, dörde katlar. Az bir zaman sonra, bir el arabası alır, bunu bir kamyonla değiştirir ve bir sure sonra artık, birçok araçtan oluşan bir nakliye şirketi sahibidir.
Beş sene geçer. Adamımız Birleşik Devletlerin en büyük gıda nakliye şirketlerinden bir tanesinin sahibidir artık. Artık ailesini ve geleceğini düşünmektedir. Genel hayat sigortası yaptırmaya karar verir. Bir sigorta şirketini arar, kendine uygun bir plan seçer ve konuşma biterken, sigortacı, teklifi gönderebilmek için adamın e-mail adresini ister.
Adam e-mail’inin olmadığını söyler. Sigortacı şaşırır:
- “Hayret, e-mail’iniz yok ve bu hanedanlığı kurabildiniz. Düşünün, ya bir de e-mail adresiniz olsaydı kimbilir ne olurdunuz?”
Adam düşünür ve şu cevabı verir:
- “Ne olacaktı, Microsoft’ta temizlikçi olurdum!!”

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

298

Saturday, 2.11.2013, 18:10

Taşçı Adam

O, yoksul bir taşçıydı. Her gün kayaları parçalıyordu. İşi çok ağırdı; ama çok az aylık alıyordu. Bu yüzden hayatından hiç memnun değildi.
“Ben başkalarından daha çok çalışıyorum!” diye düşünüyordu. “Benim işim onlarınkinden ağır ve ben onlardan daha az kazanıyorum. Zengin olmak istiyorum. Biraz dinlenirim ve güzel elbiselerim olur ”
O anda gökten bir melek indi. Ona,
“Zengin olacaksın, güzel elbiselerin olacak” dedi.
Taşçı hemen zengin oluverdi. Artık onun da güzel elbiseleri vardı ve bir iş yapmak zorunda da değildi.
Günün birinde kral onu sarayına davet etti. O, sarayın güzelliğine hayran oldu. Kral ondan daha zengindi. Bu yüzden üzüldü.
“Ben de kral olmak istiyorum” dedi. Gökten bir melek geldi ve onu kral yaptı. Şimdi bütün gün hiç çalışmıyordu.
Çok sıcak bir gündü. Güneş ışınlarını saçıyor, yeryüzü yanıyor mu yanıyordu.
Kral kızdı; güneş ondan nasıl güçlü olurdu ki? Yaşamı yine sevmez olmuştu.
“Güneş olmak istiyorum!” dedi.
Melek onu bu kez de güneş yaptı. Şimdi güneş, ışınlarını saçıyor ve dünyada her şey yanıyordu. Ama bir bulut geldi, dünyayla onun arasına girdi. Işınları artık dünyaya ulaşmıyordu. Güneş kızdı;
“Bu nedir böyle? Ben buluta hiçbir şey yapamıyorum. Derhal ondan daha kuvvetli olmak istiyorum” deyince melek onu bu kez bulut yaptı. Az sonra bulut, yağmura dönüştü. Yağmurlar toprağa, oradan nehirlere ulaştı. Nehirlerin suları çoğaldıkça çoğaldı. Evleri, tarlaları seller bastı. İnsanlar hayvanlar, tarlalar perişan oldu. Ama sular, kayalara hiç bir şey yapamıyordu. Bulut öfkelendi.
“Bu kadar çok su nasıl olur da kayaları aşamaz..”
Ama kayalar sulardan daha güçlüydü. Bulut bağırdı:
“Kaya olmak istiyorum.”
Melek hemen geldi ve onu kaya yaptı. Artık güneşten ve buluttan daha güçlüydü.
Aradan çok zaman geçmedi. Elinde balyozla bir adam çıkageldi ve ondan parçalar koparmaya başladı.
“Aman! bu da nesi?” dedi kaya. “Ben bu adamdan zayıfım”
Sonra birden anladı kuvvetin kaynağının mutluluk olduğunu ve pişmanlıkla haykırdı:
“İnsan olmak istiyorum!”
Melek onun bu dileğini de yerine getirdi. Kaya insana dönüştü. Şimdi o adam yine kayalardan taşlar koparıyor. İşi ağır ve aylığı az; ama yaşamı seviyor ve mutlu.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

299

Saturday, 2.11.2013, 18:11

Ne Görüyorsunuz?

Thelma Thompson anlatıyor: Harp sırasında kocam New Mexico’daki Mojave çölüne gönderilmişti. O, çölde tatbikata katılırken yanında olabilmek için ben de çölün yolunu tuttum. Kendimi cehennemim kucağına atmıştım. Ortalık yanıyordu. Küçük bir kulübede oturuyordum. Ve yanında olmak için tehlikeye atılarak geldiğim kocamı unutmuş, can derdine düşmüştüm.
Etrafımdaki Meksikalılar ve yerliler, tek kelime İngilizce bilmediğinden kimseyle konuşamıyordum. Sıcak rüzgar, bir taraftan bedenimi kavuruyor, bir taraftan da yediğim yemeği de, ağzımı burnumu da kumla dolduruyordu. Canıma yetmişti.
Kağıda kaleme sarılıp babama bir mektup yazdım. Gelin beni buradan alın dedim. Burada yaşamaktansa hapishanede yaşamayı tercih ederim. Babamı beklerken cevabı geldi. Sadece iki satır yazmıştı:
İki adam hapishane penceresinden dışarıya baktı. Biri çamuru gördü, diğeri yıldızları. Bu iki satırı okuyunca utancımdan kıpkırmızı kesildim. Ben hep çamuru görmüştüm. Halbuki yıldızlar da vardı.
Derhal yerlilerle dost oldum. Kilimlerine, çanak ve çömleklerine olan hayranlığımı belirttim. Turistlere para ile vermeye yanaşmadıkları kıymetli eşyalarından bana hediyeler verdiler. Kaktüsleri, vukka ve erguvan ağaçlarını inceledim. Kır köpeklerini tanıdım. Çöl gurubunu seyrettim. Çöl, yüzlerce yıl önce deniz dibi olduğundan kumun içinde deniz hayvanlarının kabuklarını aradım.
Ne değişmişti de dün nefret ettiğim çöle bugün bağlanmıştım? Çöl mu değişmişti? Hayır. O yine kavuruyordu.
Yerliler mi değişmişti? Hayır. Onlar, yine İngilizce bilmiyorlardı.
Sadece ben değişmiştim. Pencereden kafamı uzatmış ve yıldızları görmüştüm.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

300

Saturday, 2.11.2013, 18:13

Marangoz

Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. İşveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işinden ayrılmak ve eşi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yaşam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Emekli olmak ihtiyacındaydı, ne var ki. Müteahhit iyi işçisinin ayrılmasına üzüldü. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasın rica etti. Marangoz kabul etti ve işe girişti, ne var ki gönlünün yaptığı işte olmadığını görmek pek kolaydı. Baştan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!..
İşini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı.
“Bu ev senin” dedi, “sana benden hediye”.
Marangoz şoka girdi. Ne kadar utanmıştı!… Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar mıydı?…
Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatımızı kurarız. Çoğu zamanda, yaptığımız işe elimizden gelenden daha azını koyarız. Sonra da, şoka girerek, kendi kurduğumuz evde yaşayacağımızı anlarız. Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz. Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. “Hayat bir kendin yap tasarımıdır” demiştir biri. Bugün yaptığınız davranış ve seçimler, yarın yaşayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca kurun. Unutmayın…
Paraya ihtiyacınız yokmuş gibi çalışın. Hiç incinmemişsiniz gibi sevin.

Benzer konular