Giriş yapmadınız.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

261

Saturday, 2.11.2013, 17:04

Mezardan da Öteye Giden Dostluklar

Derin düşünceler içinde boğulurken niçin böyle düşündüğünü sordu kendi kendine. Tabi ki bir cevap alamadı. Çünkü o anda aklına mantıklı bir cevap gelmiyordu. Şimdi ölsem ne olur acaba diye düşündü. Olacakları zihninde canlandırmak için gözlerini kapadı. Öncelikle bir sonraki gün evine gelenler onu ölü bulacaklardı. Daha sonra yaklaşık olarak iki gün sürecek cenaze işleri. Sonra bir kefen ve bir tabut. Cenaze namazında yüzleri tanımadığı on onbeş kişi. Sahte onaylamalar. Sahte dostluklar.
Her şey o gün ortaya çıkardı. Ama o zamanda o burada olmayacaktı. Daha sonra defnedileceği yere geldiğinde onu toprağın altına atacaklar ve kimse ardına bakmadan oradan kaçacak. Çünkü ölüm onları korkutacaktı. Niçin kimse onunla gelmiyordu. Bütün dostluklar oraya kadar mıydı? Bir sınırı mı vardı hepsinin? Hani nerde o nerde ve ne zaman olursak dostuz sözleri? Hepsi sahteymiş meğer. İşte bunun için şimdiye kadar genellikle yalnız olurdu. Yani o ondan sonrada kendine eşlik edecek bir dost arıyordu. Zordu bulmak ama umutluydu o. Umut fakirin ekmeği diye bir söz vardı galiba güzel türkçemizde. Onu hatırladı. Ve daha bir sağlam sarıldı ekmeğine…
Bir gün yine deniz kıyısında oturmuş seyrediyordu mavi gökleri ve yeşil denizi. Aslında pek yeşil sayılmazdı. İnsanlar oralara da el attıktan sonra ama bütün şairler denizin yeşil olduğundan bahsederlerdi. Yoksa oda görmemişti yeşil denizi. Yalnızca dedeleri veya ninelerinden duyarlardı. Dedesinin bak torunum bir gün… diye başlayan hikayelerini zevkle dinler onlara hayran kalırdı. Neyse bunları bir kenara bırakalım. Evet seyrediyordu denizi.
Her gün gelirdi buraya. Hiç aksatmazdı doğayla ve havayla olan randevularını. Onlar onun tek arkadaşıydı çünkü. Oturmuş bunları düşünürken diğerini gördü başka bir ucunda parkın. Çok garip. Çünkü buraya tamı tamına beş yıldır geliyordu ve şimdiye kadar hep yalnızdı. Daha önce kimseyi o civarda görmemişti. Aslında bir yandan da seviniyordu. Birisi daha var. Benle aynı havayı soluyan birisi. Diğerinin yanına gitmek için niyetlendi ama ne konuşacağını bilmediği için vazgeçti. Ve evine gitti.
Ertesi gün o yine ordaydı. Ve diğeri de. Bu sefer ayağa kalktı. Diğerine doğru yürümeye başladı. O yürüdükçe yol uzaklaşıyordu sanki. Diğerine ulaşamıyordu. En sonunda geldi yanına. Bankın diğer ucunda oturdu. Ve aniden konuşmaya başladılar. Her konudan konuştular. Konuştukça rahatladığını hissetti o. Zaman ilerliyordu. Zamanı durdurmaya kimsenin gücü yetmezdi. Onunki de yetmedi. Ve en sonunda pes edip saatin geç olduğunu söyleyerek uzaklaştı diğerinden. Hiç yüzüne bakmadı. Sanki yüzüne bakınca büyü bozulacakmış gibi geliyordu ona. Bakmadı. Döndü ve bir daha bakmadı.
Yatağında uykusuzluktan kıvranırken farketti merak denilen duygunun ne kötü bir illet olduğunu. Diğerini merak ediyordu. Ama elinden de bir şey gelmiyordu. Saniyeler asır gibi geliyor. Daha dün konuşurken geçmemesi için dua ettiği zamanın akıp gitmesini istiyordu. Ama olmuyordu. O isteyince olsaydı keşke. Pencereyi açtı. Dışarıda yağmur vardı. Üstüne bişeyler alıp dışarı çıktı. Gezmeye başladı. Yağmur durdu. Vücudundaki demir eksikliğinden dolayı yağmurdan sonra toprağın o insana rahatlık veren ama bir o kadarda zararlı kokusunu içine çekti. Ve evine gitti. Yine yatamadı.
Sabah gözlerini açtığında sanki biraz uyumuş gibi hissetti. Ama saate baktığında saniyenin bile yer değiştirmediğini hayretle gördü. Akşamı zor etti. Çünkü bir an önce oraya gitmek istiyordu. Akşam oldu. Gitti. Oturdu. Beklemeye başladı. Diğeri geldi. Bu sefer diğeri onun yanına oturdu. Hala yüzüne bakmıyordu. Yine bol bol konuştular. Herşeyden.
Acaba aradığım dost bu mu diye düşündü. Hani şu yazının başında anlatmıştım ya. Daha sonraları çok pişman olacağı birşey yaptı. Ve diğerinin yüzüne bakmaya yeltendi. Tam görecekken diğeri kayboldu. Oda hemen başını eğdi. Ama gidenler bir daha gelir mi? Gelmez. Gelmedi de. Diğeri gelmedi. Her akşam gitti oraya ama diğerini göremedi. Çok üzüldü. Çok ağladı ne yaptım diye. Büyünün bozulacağını biliyordu ama yinede yaptı. Bakmaya yeltendi. Ve böyle oldu işte. Pişmandı. Çok pişman. Öyle ki artık tamamen duygusuz biri haline gelmişti.
Sabah akşam o bankta, yani ilk oturdukları bank oluyor, oturdu. Ölü gibiydi. Gözleri fersizdi. Ama hala mavi gökyüzüne ve yeşil denize bakıyordu. Adeta onlarla bir oluyordu gözleri. Gözleri herşeyi anlatmaya yetiyordu. Zar zor eve gitti. Aklına birşey gelmişti. Eline bir şişe asit aldı. Asit. Yakıcı. Yakıcı bir madde. Onunla ne yapıcaktı diye sormayın. Çünkü oda anlık olduğu için cevaplayamazdı. Bende. Evet anlık oldu. Kafasına diktiği gibi bitirdi asidi. Daha sonra düştü masasından. Filmlerdeki gibi düştü. Yavaş yavaş. O anın tadını çıkararak. Zaten insan hayatında bir kere intihar edebilirdi. Oda tadını çıkarıyordu. Yüzü yere ulaştığında. O çoktan gözlerini kapamıştı.
Ertesi gün. Cesedini masanın başında buldular. Vücudunda yer yer yanıklar vardı. Ve birde asit şişesi. Boş bir şişe. Anladılar. Daha sonra tanımadığı beş on kişi namazını kıldı. Ve doğru toprağa. Onu yine yalnız bıraktılar. Oradakiler gittiğinde ve ortalıktan el ayak çekildiğinde biri geldi oraya. Bu diğeriydi. Evet diğerinin ta kendisi. Kendini suçlu hissetmiyordu. Çünkü olması gereken oydu sanki. Onunla birlikte ölemezdi ama ölene kadar onun başında bekleyebilirdi. Bekledi… Bekledi… Bekledi…

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

262

Saturday, 2.11.2013, 17:06

İnanmak

San Francisco Körfezi’ndeki bir okulda okul müdürü 3 öğretmeni çağırıp şöyle demiş.
- Siz üç öğretmen sistemde en iyi ve en uzman kişilerden olduğunuz için 90 tane seçkin üstün öğrenciyi size vereceğiz. Bu öğrencilerin gelecek yıl da hızlarını korumalarını sağlamanızı ve çok şey öğrenmelerini bekliyoruz.
Üç öğretmen, öğrenciler ve öğrencilerin anne -babaları bunun çok iyi bir fikir olduğunu düşünmüşler. O okul dönemi hepsinin hoşuna gitmiş ve çok başarılı çalışmalar yapmışlar.
Okul bittiği zaman öğrenciler bütün San Francisco Körfezi’ndeki diğer öğrencilere göre % 20-30 daha başarılı olmuşlar. Yıl sonu geldiğinde müdür, üç öğretmeni çağırmış ve onlara şöyle demiş.
- Bir itirafta bulunmak istiyorum. En zeki öğrencilerin 90′ı sizde değildi. Onlar ortalamanın biraz üstünde öğrencilerdi ve o 90 öğrenciyi sistemden tesadüfen seçtik.
Öğretmenler doğal olarak öğrencilerde görülen başarının kendi istisnai öğretme becerilerine bağlanması gerektiği sonucuna varmışlar. Müdür devam etmiş.
- Bir itirafım daha var, demiş. Siz de en parlak öğretmenler değilsiniz. İsimlerinizi bir şapkanın içine doldurduğum kağıtların arasından rasgele seçtim. Siz inandığınız için başarılı oldunuz.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

263

Saturday, 2.11.2013, 17:07

Hayatın Tadını Çıkarabilmek

Kariyer yolunda ilerleyen bir grup yeni mezun,
Eski üniversitelerindeki profesörlerini ziyaret için bir araya gelirler.
Sohbet, sonunda işin ve hayatın stresinden şikâyetleşmeye döner.
Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen profesör
Mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde kahve
Ve porselen, plastik, cam, kristal olmak üzere değişik tarzda
Ve ucuz görünenden, pahalı
Ve hatta çok özel olanlarına kadar değişik kahve bardakları ile gelir.
Herkes bir bardak secince,
Profesör şöyle söyler :
‘Fark ettiyseniz,
Tüm pahalı görünen bardaklar alındı
Ve geriye ucuz görünümlü, sade bardaklar kaldı.
Kendiniz için en iyi olanı istemeniz normal olsa da,
Bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağı aslında.
Emin olun ki, bardağın kendisi kahvenin kalitesine hiç bir şey katmaz.
Çoğu zaman, sadece daha pahalıdır ve hatta bazı durumlarda da içtiğimizi saklar. !
Hepinizin aslında istediği kahveydi, bardak değil,
Ama bilinçli olarak en iyi bardaklara yöneldiniz
Ve sonra birbirinizin bardağına bakmaya başladınız.
Hayat kahveye benzer,
İs, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar.
Onlar hayati tutmak için sadece araçlardır
Ve seçtiğimiz bardak yasadığımız hayatin kalitesini belirlemediği gibi değiştirmez de.
Bazen;
Sadece bardağa odaklanarak
Kahvenin tadını çıkarmayı unuturuz.
Kahvenizin tadına varın!
En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değildirler.
Sadece her şeyin en iyi şekilde tadını çıkartırlar….

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

264

Saturday, 2.11.2013, 17:12

Bilgeliğin İlk Adımı

Bir zamanlar, bir delikanlı bir bilgeye talebe olmak istedi.
“Bana talebe olmak zordur, korkarım sen bunu başaramazsın” dedi bilge.
Ama genç kararlıydı. Kendisinden ne isterse yapmaya hazır olduğunu söyledi. Bilge de ona manevi yoldaki ilk vazifesini verdi:
“Bir yıl boyunca kim seni kızdırmaya çalışsa ona bir lira vereceksin.”
Genç denileni yaptı ve tam bir yıl boyunca kendisini öfkelendirmeye çalışan insanlara para verdi. Bir yılın sonunda genç, bilgeye geldi ve bun­dan sonraki vazifesine hazır olduğunu bildirdi:
“Önce şehre git ve bana biraz yiyecek al” dedi bilge.
Genç yanından ayrılır ayrılmaz, bilge dilenci kıyafetine bürünüp sade­ce kendisinin bildiği kısa bir yoldan gençten önce şehre ulaştı. Gencin geçeceği yola oturdu ve onu bekledi. Tam genç yanından geçecekken di­lenci ona hakaret etmeye başladı. Başkalarının duyacağı sesle onun ne kadar aptal göründüğünü söyledi. Ama gençte hiçbir öfke işareti yoktu. Tam aksine:
“Ne kadar harika!” diye karşılık verdi genç sakin bir şekilde. “Tam bir yıl bana hakaret eden herkese para ödemek zorunda kaldım, şimdi tek kuruş ödemek zorunda değilim.”
Bunun üzerine üzerindeki dilenci kıyafetini çıkaran ve yüzünü göste­ren bilge gence şöyle dedi:
“Başkalarının ne dediğine aldırış etmemeyi başaran bir kişi bilgelik yoluna adım atmış demektir. Eminim ki sen bundan böyle hakaretlere al­dırış etmeyeceksin ve doğru bildiğin yoldan asla şaşmayacaksın.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

265

Saturday, 2.11.2013, 17:14

Sevincin Kendisi

Bir zamanlar, bilgeliğiyle meşhur olan ve bildiklerini öğrencilerine de aktaran bir öğretmen vardı. Bu âlim, aynı zamanda bir tacirdi ve adam- .arı vasıtasıyla uzak diyarlarla ticaret yapardı.
Bir gün talebelerine ders verirken, bir adam yanına gelip kötü bir ha­ber verdi:
“Haber aldık ki, senin mallarını taşıyan gemi batmış! Hiçbir mal kurtulamamış.”
Bilge bir an dersi kesti. Etrafındaki talebeler onun dudaklarında kü­çük bir gülümsemenin belirdiğini fark ettiler. Sonra, hiçbir şey olmamış gibi dersine kaldığı yerden devam etti.
Bir hafta kadar sonra, bilge yine talebeleriyle birlikte dersteyken, ay­nı adam bu defa “müjde” getirdi:
“Gözün aydın! O gemi senin mallarını taşıyan gemi değilmiş. Senin malların sapasağlam limana ulaştı.”
Bilge yine bir-iki saniye durdu, talebeleri onun yüzünde yine küçü­cük bir gülümsemenin parladığını fark ettiler. Önceki gibi, yine hiçbir şey söylemeden dersine devam etti.
Öğrencileri birbirine zıt iki durumda da aynı tepkiyi veren hocalarına dayanamayıp şu soruyu sordular: “Geminizin battığı haberinde de, batmayıp limana ulaştığı haberini de gülümsediniz, nedeni”‘
Bilgenin cevap şöyle oldu:
“Geminin battığı, mallarımın denize döküldüğü haberini aldığımda, kalbimi yokladım. Gelip geçici olan ve mezarın ötesinde bana arkadaşlık etmeyecek dünya malını kaybetmekten dolayı içten içe üzülüyor muyum diye kendime baktım. Kalbimde küçücük de olsa bir üzüntü görmeyince sevindim ve şükrettim.”
“Geminin aslında batmadığı ve sağ salim geri döndüğü haberi karşı­sında, bu defa, dünya malını kazanmaktan dolayı seviniyor muyum diye kalbime baktım. O malı geri kazanmaktan dolayı sevinç ve mutluluk gör­mediğim için yine sevindim ve şükrettim.”

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

266

Saturday, 2.11.2013, 17:15

Bülbül İle Bağcı

Gül bahçesi… Kırmızı, pembe, sarı güller… Çevreyi gül kokusuna boğan, rengârenk güllerin yetiştiricisi ihtiyar bir bağcıydı. Geçimini sağla­mak bir yana, bir gülün açmasıyla sanki bayram ederdi. Bahçede değil de sanki kalbinde büyütüyordu tomurcukları.
Gül mevsiminde bağcı kendisini kaybederdi adeta.
Bu yıl yeni bir gülün aşısını yapmıştı. Açılmasını sabırsızlıkla bekliyor­du. Onu veren bahçıvan, “Bu gül, güllerin sultanıdır. Rengi, kokusu çok farklıdır. Diğer güllere benzemez.” demişti.
Bağcı, gülü özenle büyütüyordu. Daldaki tomurcuklan gözü gibi koruyordu.
Sonunda tomurcuklar goncaya dönüştü. Gonca patladı ve bahçeyi güzel­liğe boğan bir gül çıkıverdi ortaya. Bağcının içi içine sığmıyordu sevinçten.
O günü akşama dek bağda geçirdi.
Gece uzadı da uzadı. Bağcının gözüne bir türlü uyku girmedi. Sabahı zor etti. Şafaktan sonra, günün ilk ışıklarıyla birlikte bağa gitti. Baktı ki ne görsün!
Bir bülbül, güle konmuş, hoyratça yapraklarını yoluyor.
Bağcı dehşet içinde olup biteni seyretti bir süre. Bülbülü yakalamak için çok uğraştı. Fakat kaçırdı.
Ertesi gün, bülbül yine aynı güle konmuş, kalan yapraklarını yolmuştu. Bağcı bu kez de bülbülü kaçırdı.
Artık kararını vermişti. Bir tuzak kuracaktı bülbüle.
Ustaca hazırladı tuzağı.
Bülbül geldi yine ağaca konmak için, bir güzel tuzağa düştü, bağcı alıp eve götürdü, kafese hapsetti.
Bağcı ertesi gün bülbülü kafeste bırakarak bağına gitti. Akşam dönüp geldi, ağlıyordu.
- Ben sana ne yaptım da beni buraya hapsediyorsun?
Sesimi beğendiysen kafese koymana gerek yok, ben, zaten senin bahçenin bülbülüydüm…
Bağcı:
- Sen, dedi, kızgın kızgın; benim en güzel gülümü yoldun.
- Nasıl olsa, birkaç gün sonra kendisi solacaktı, yaprağını dökecekti, dedi bülbül.
Bağcı baktı, doğru söylüyor bülbül… Kızgınlığı geçti, acıyarak serbest bıraktı onu.
Bülbül, pencereye kondu. Uçmadan önce:
- Beni özgür bıraktın… Çok teşekkür ederim. Ben de buna karşılık sa­na bir sır söyleyeceğim. Bağının kuzey ucunda, o büyük dut ağacının ya­nında bir hazine gizli, dedi.
Sonra kanatlanarak gözden kayboldu.
Bağcı, başlangıçta inanmadı kuşun söylediğine. Sonra, içine bir kuşkudur düştü, “belki doğrudur” diyerek kazdı bülbülün sözünü ettiği yeri. Kazdı ki ne görsün… Büyük bir küp, içi dolu altın.
Ertesi gün bülbül yine bağdaydı.
Bağcı, bülbüle:
- Bir şeyi, dedi, çok merak ediyorum.
- Neyi?
- Sen, hazinenin yerini bildin de, tuzağı nasıl fark edemedin?
- Kurduğun tuzak, kaza ve kaderin önüme sürdüğü bir araçtı. Bu gibi durumlarda hikmet gözü kapanır insanın, göremez… Ne kadar gözü açık olsa da farkına varamaz…

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

267

Saturday, 2.11.2013, 17:16

Ayakta Alkış

Mozart, bulunduğu yerden uzakta bir konser verecekti. Tüm hazırlıklar tamamlanmıştı ve konser başlamak üzereydi. Mozart konser salonuna girdiğinde salonda sadece on kişi vardı.
Salondakiler konserin iptal edilip edilmeyeceğini birbirlerine soruyorlardı. Mozart piyanosunun başına geçti ve tuşlara dokunmaya başladı. Mozart salonda kaç kişi olduğuna değil, yalnızca ve­receği konseri düşünüyordu. Düşüncesi yalnızca piyano çalma üze­rinde yoğunlaşmıştı. Bu yüzden iç durumu ve vücut etkinliği mü­kemmeldi.
Tüm vücudu müziğin ahengi ile yoğrulmuştu. O sanatın üstün gücüne inanıyordu. Kendini ve onu dinlemeye gelen insanların adeta tedavi ediyordu. O sırada Mozart’a salonda kaç kişi olduğunu sorsalar, her halde söyleyemezdi.
Konserini bitirdiğinde salondaki on kişinin alkışı bütün salonu dolduruyordu. Mozart ve onu dinleyenler müstesna bir gün yaşamışlardı. Mozart, akşam eşine yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Burada harika bir konser verdim ve herkes ayakta alkışladı.”

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

268

Saturday, 2.11.2013, 17:17

Devemi Alayım

Ölmek üzere olan yaşlı bir baba, yatağının başına üç oğlunu çağırarak onlara vasiyette bulunur: “Oğullarım, ben ölünce birbirinize düşmemeniz için, size sahibi olduğum 17 deveyi paylaştırmak istiyorum. Miras olarak develerin yarısını büyük oğluma, üçte birini ortancaya, dokuzda birini ise küçük oğluma bırakıyorum.”
Babalarının ölümünden sonra, mirası babalarının vasiyeti uyarınca paylaşmak üzere kardeşler bir araya gelirler. Fakat bir türlü işin içinden çıkamazlar. Mirası babalarının istediği gibi pay edemezler. Çünkü 17 sayısı ne 2′ye, ne 3′e, ne de 9′a bölünebilir.
“Bu işin üstesinden ancak bizim bilgi gelebilir.” diye düşünüp ona gidip danışırlar.
Bilge; “Benim bir devem var, onu da alıp, yeniden hesap yapın” der. Bu cömertliğe çok şaşıran oğullar, 18 deveyi pay etmeye girişirler. Önce 2′ye bölerler, büyük oğul 9 develik payını alır. Sonra 3′e bölerler, çıkan 6 deveyi de ortanca oğul alır. Daha sonra 9′a böldüklerinde 2 deveyi de küçük oğul alır. Ama bütün develeri paylaştıktan sonra ortada fazladan bir deve kalır yine…
Oğullar bu duruma da bir çözüm getirmesi için yeniden bilgeye başvururlar. Bilge güler ve:
“İyi öyleyse” der. “Sorununuz çözümlendiğine göre ben de de­vemi geri alabilirim artık.”

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

269

Saturday, 2.11.2013, 17:19

Mutluluğun Gerçek Gizemi

Ülkesi yerkürenin en önemli bölgesinde bir denizden bir denize dek uzanıyordu. Halkı onu çok seviyordu. Rüzgârla yarışan süvarileri, koca dalgalara kafa tutan kalyonları vardı. Zengindi. Yemek yediği tabaktan su içtiği çeşmelere dek herşeyi altındandı. Sarayın odaları tıka basa dünya­da eşi menendi bulunmayan değerli taşlarla, altın paralarla doluydu. Sa­rayının çeşitli odalarında yaşayan kadınlarına taktığı kolyeler, gerdanlık­lar, tek taş pırlantalar, ayaklarımdaki halhallar öylesine ağırlık yapıyordu ki kadınlar neredeyse yürüyemiyordu. Tüm diğer ülkelerin hükümdarla­rı onun gücü ve zekâsı karşısında şaşkın ve suskundu.
Dünyanın en güçlü, en zengin ve zeki hükümdarı bir sabah uyandı­ğında yatağından kalkamadı. Kollarını, bacaklarını hareket ettiremiyordu. Yardımcılarına seslendi. Gelenler de hükümdarlarını ayağa kaldıramadılar. O güçlü efendileri birden hastalanmıştı.
Yatağına tekrar yatırılan hükümdarın bedeni beyninin denetimi dışı­na çıkmıştı ama belleği yerindeydi. Herşeyi düşünebiliyor, sesleri duyabi­liyor, konuşabiliyor ama kımıldayamıyordu. Hükümdar, kendine yakışan biçimde paniğe kapılmadı. Nasıl olsa dünyanın en güçlü hükümdarıydı ve dünyada bir sürü hekim, mistik güçlerle donanmış insan vardı. Onlar mutlaka derdine bir çare bulabilirlerdi.
Hükümdarın adamları dünyanın dört bir yanma haber saldı ve ünlü hekimler art arda hükümdarın sarayına gelmeye başladılar. Hepsi teker teker hükümdarı baştan ayağa özenle inceledi. Sihirli güçleri olduğunu iddia edenler hükümdarın yatağının çevresinde büyüler yaptılar, tütsü­ler yaktılar. Hiçbiri kar etmedi. Dünyanın en güçlü, en zengin ve zeki in­sanı umarsız bir hastalığın pençesinde yatağında çaresiz yatıyordu. Bir gün hükümdarın sarayına çok uzak bir ülkeden ak saçlı, aksakallı bir yaşlı geldi.
“Hükümdarı bir de ben göreyim” dedi. “Belki derdine bir derman bulabilirim.”
Yaşlı adam, hükümdarın vücudunu elleriyle okşadı.
Parmaklarını tüm eklemlerinde tek tek gezdirdi sonra yavaşça çevre­sinde merakla ne diyeceğini bekleyen saray nazırlarına döndü ve şöyle dedi:
“Hükümdarınız iyileşecek yalnız bunun için dünyanın en mutlu insa­nını bulmanız ve onun gömleğini hükümdara giydirmeniz gerek.”
Nazırlar sevindiler. Bu kolay bir çözümdü. Yaşlı adamı pahalı arma­ğanlarla yolcu ettikten sonra sarayın tüm çalışanlarını, orduların komu­tanlarını, askerleri, hocaları sarayın önündeki meydanda topladılar ve hepsinin dünyanın dört bir yanma dağılarak dünyanın en mutlu insanını bulmalarını ve onun gömleğini alarak getirmelerini istediler. Hükümdar, nazırlar ve hükümdarın sevgili kadınları soluklarını tutarak beklemeye başladılar.
Gidenlerden bir süre ses çıkmadı. Sonra hepsi teker teker dönmeye başladılar. Ağlayarak mutlu bir insan bulamadıklarını nazırlara anlat­maya çalıştılar. Herkesin bir sorunu, herkesin bir derdi vardı. Hiç kim­se yaşamında mutlu değildi. Acılar mutluluk denen şeyi çoktan tüketip bitirmişti.
Gidenlerin içinden dönmeyen bir grup vardı. Bunlar uzak, çok uzak ülkelere gitmişlerdi. Nazırlar heyecanla onları beklemeye başladı. Onlar ülkenin de, hükümdarın da son umuduydular.
Hükümdarın bu çok uzaklara giden bu adamları bir gün yüce dağın eteğindeki bir köye geldiler. Köyde yaşayanları köyün meydanında topla­yıp dertlerini anlattılar. Köyün en yaşlı kişisi “Şanslı kişilersiniz” dedi. “Dünyanın en mutlu insanı köyümüzde yaşıyor.” Hükümdarın adamları heyecanla “Nerede, nerede?” diye sordular. Yaşlı adam eliyle dağın doruğuna yakın bir yerdeki kulübeyi işaret etti ve “İşte orada” dedi.
Hükümdarın adamları köylülere teşekkür etmeyi bile unutarak dağın doruğuna doğru tırmanmaya başladılar ve bir süre sonra soluk soluğa ku­lübenin kapısına vardılar. Çok heyecanlıydılar. Sonunda hükümdarlarını kurtaracaklardı. Kapıyı usulca vurdular, içeriden bir ses “Girin” dedi.
Hükümdarın adamları telaşla içeri girdiler. Kulübenin bir köşesinde yaşlı bir adam oturuyordu. Yaşlı adam “Buyurun beyler” dedi. “Size nasıl yardımcı olabilirim?”
Hükümdarın adamlarından biri heyecanını gizlemeye çalışarak tane tane anlatmaya başladı:
“Hükümdarımız dünyanın en güçlü hükümdarıdır” dedi. “Çok zen­gindir ve çok zekidir. Halkı onu çok sever fakat bugün hükümdarımız hastadır. Hekimler onun mutlu bir insanın gömleğini giydiği zaman iyile­şeceğini söylediler. Çok yer gezdik. Bu köye gelene dek hiçbir yörede mutlu bir insana rastlayamadık. Köylüler bu köyün en mutlu insanı ol­duğunuzu söylediler. Söyleyin lütfen. Gerçekten mutlu musunuz?
Köşedeki adam şaşkın bir biçimde hükümdarın adamlarına baktı ve “evet mutluyum, hem de çok mutluyum” dedi.
“Gerçekten mutlu musunuz? Hiçbir sorununuz, hiçbir derdiniz, hiç­bir acınız yok mu?”
“Elbette mutluyum. Yaşamım boyunca hiçbir şeyi dert edinmedim. Yaşamı ve tüm güzelliklerini bir soluk gibi içime çektim. Duya duya, do­ya doya yaşadım ve şu anda anlayamayacağınız denli mutluyum.”
Hükümdarın adamları sevinçle birbirlerinin yüzüne baktılar.
Yaşlı adama “Aradığımız adam sensin” dediler. “Yüce hükümdarımız se­nin sayende sağlığına kavuşacak. Seni altınlara, gümüşlere, ipeklere boğa­rız. Tüm bunlara karşılık senden bir tek şey istiyoruz. Bize gömleğini ver.”
Yaşlı adam hükümdarın adamlarına anlaşılmaz bir şaşkınlıkla baktı. Onların dediklerini, altınları, gümüşleri, ipekleri anlayamamıştı. Bunlar ne işe yarar bilmiyordu. Usulca onlara şöyle dedi:
“Mutluyum ama benim gömleğim yok ki!”

TurkEce/GnL

[Forum Ablası]

  • "TurkEce/GnL" bir kadın

Mesajlar: 47,557

Kayıt tarihi: Sep 16th 2010

Konum: TC İstanbul/allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

270

Saturday, 2.11.2013, 17:20

Ellerine sağlık Ata hepsi biribirinden güzel :kizgozkirp:
Bak rakibimsin beni kızdırma :1kizbalik: Burda beklerim her paylaşımının altına teşekkürler derim :terledim: seni sollarım :kizgulme:

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

271

Saturday, 2.11.2013, 17:20

İnsan Yüzünden Sorumludur

Rivayet olur ki; Abraham Lincoln, danışmanlarının önemli bir görev için ısrarla önerdiği politikacı adayını bir türlü kabul etmez. En sonunda adamın karakterini ve görünüşünü beğenmediğini söyler. Danışmanlardan biri bilmiş bir edayla ortaya atılır:
- Aman efendim, insan yüzünden ve karakterinden sorumlu o-lamaz ki, doğuştan öyle yaratılmıştır, deyince Lincoln:
- İnsan kırkından sonra yüzünden sorumludur, der.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

272

Saturday, 2.11.2013, 17:21

Karınca ve Sultan Süleyman

İstanbul’da güneşli bir günün sabahında Topkapı Sarayı’nın avlusunda bulunan Has Oda’nın kapısı açıldı. Uzun boylu genç bir adam arka bahçeye doğru ilerliyordu. Bu kişi, Avrupa’yı titreten, koca Akdeniz’i hâkimiyet altına alan Osmanlı Devleti’nin kudretli hükümdarı Kanunî Sultan Süleyman’dan başkası değildi. Devlet işlerinden vakit buldukça soluklanmak için arka bahçeye çıkar, ağaçları, kuşları, denizi seyrederdi.
O gün deniz, ağaçlar bir başka güzeldi, yalnız ağaçlardan birkaç tanesinin yapraklarının buruştuğunu fark etti. Hemen yanlarına yaklaştı ve eliyle tutup incelemeye başladı. Biraz sonra ağaçların neden buruştuklarını anlamıştı. Karıncalar sarmıştı o güzelim dallarını. Aklına bir çözüm yolu geldi. Ağaçları ilaçlatacaktı. Böylece ağaçlar karıncalardan kurtulacak ve rahat bir nefes alacaklardı. Fakat birkaç dakika daha düşününce bu fikrin o kadar da iyi olmadığını anladı. Karıncalar da can taşıyordu, ağaçları ilaçlatırsa onlar ölebilirdi. İşin içinden çıkamayacağını anlayan Kanunî, bu konuyu danışmak için hocası Ebussuud Efendi’yi aramaya koyuldu. Hocasının odasına gitti. Ama hocası odada yoktu. Hemen oracıkta bulduğu kâğıt parçasına kafasına takılan soruyu edebî bir üslupla yazdı ve hocasının rahlesi üzerine bıraktı.
Birkaç saat sonra hocası odasına gelmiş ve rahlenin üzerinde el yazısı ile yazılmış kâğıdı görmüştü. Eline hat kalemini alan Ebussuud Efendi, talebesinin soruyu yazdığı kâğıdın altına bir şeyler yazdı ve kâğıdı rahleye bıraktı.
Kanunî bir ara tekrar hocasının odasına uğradı. Hocası yine yerinde yoktu; ama rahlenin üzerine bırakmış olduğu kâğıdın üzerine kendi yazısı dışında bir şeylerin daha yazılmış olduğunu gördü. Merakla kâğıdı eline aldı ve okumaya başladı. Yazıyı okuyunca yüzünde bir tebessüm belirdi. Kâğıdın üst kısmında Kanunî’nin hocasına yazdığı sual vardı. Kanunî şöyle diyordu hocasına:
Meyve ağaçlarını sarınca karınca
Günah var mı karıncayı kırınca?
Hocası Ebussuud soruyu şöyle cevaplıyordu:
Yarın Hakk’ın divanına varınca
Süleyman’dan hakkın alır karınca.

TurkEce/GnL

[Forum Ablası]

  • "TurkEce/GnL" bir kadın

Mesajlar: 47,557

Kayıt tarihi: Sep 16th 2010

Konum: TC İstanbul/allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

273

Saturday, 2.11.2013, 17:22

Ellerine sağlık,teşekkürler :kcool:
Aynen böyle :kkahkaha:

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

274

Saturday, 2.11.2013, 17:22

Vazife Şuuru

Osmanlıların ilk Şeyhülislamı Molla Fenari (1350-1431) Şeyhülislam olmadan önce Bursa kadısı idi.
Onun kadılığı sırasında bir adam pazardan bir at satın aldı. Fakat alış-verişin hemen arkasından atın hasta olduğunu farketti. Geri vermesi gerekiyordu, ama satın aldığı adamı zorluk çıkartır, atın hastalığını kabul etmez diye önce kadıya gidip resmi kanaldan işi sağlama bağlamak istedi.
Mahkemeye gittiğinde kadıyı (Molla Fenari) yerinde bulamadı. İşini ertesi güne bıraktı. Fakat at o gece öldü.
Adam ertesi gün olanları kadıya anlattı, mağdur olduğunu, ne yapması gerektiğini sordu.
Molla Fenari “Senin zararını ben ödeyeceğim” dedi.
Adam hayretle kadıya baktı, “Niçin siz ödeyeceksiniz, konuyla hiçbir ilginiz ve suçunuz yok ki…” dedi.
Molla Fenari, “Evet öyle görünüyor ama aslında benim de suçum büyük. Eğer sen dün makamıma geldiğinde ben yerimde olsaydım, olaya müdahale eder, atı geri verdirir, paranı iade ettirirdim. At da sahibinin elinde ölmüş olurdu. Bu imkân şimdi yok olmuştur. Senin zararına benim makamımda bulunmamam sebep olduğu için zararını ben ödeyeceğim” dedi ve ödedi.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

275

Saturday, 2.11.2013, 17:23

Eşeğin Aklı

Bir gün, bir çiftçinin eşeği kuyuya düşer. Adam ne yapacağını düşünürken hayvan saatlerce anırır. En sonunda çiftçi, hayvanın yaşlı olduğunu ve kuyunun da zaten kapanması gerektiğini düşünür ve eşeği çıkartmaya değmeyeceğine karar verir.
Bütün komşularını yardıma çağırır. Her biri birer kürek alarak kuyuya toprak atmaya başlarlar. Eşek ne olduğunu fark edince, önce daha beter bağırmaya başlar. Sonra, herkesi şaşkına çevirerek sesini keser.
Birkaç kürek toprak daha attıktan sonra, çiftçi kuyuya bakar. Gözlerine inanamaz. Eşek, sırtına düşen her kürek toprakla müthiş bir şey yapmakta, toprağı aşağıya silkeleyerek yukarı çıkmasına basamak hazırlamaktadır. Bir süre sonra, komşular toprak atmaya devam edince, herkesin şaşkınlığı altında eşek, kuyunun kenarından dışarı bir adım atıp koşarak uzaklaşır!
Hayat üzerinize hep toprak atacaktır; her türlü pislik ile.
Kuyudan çıkmanın sırrı, bu pisliği silkeleyip bir adım yükselmektir. Sıkıntılarımızın her biri bir adımdır. En derin kuyulardan bile yılmayarak, usanmayarak çıkabiliriz. Silkelenin ve biraz daha yukarı çıkın.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

276

Saturday, 2.11.2013, 17:25

Melek Anne

Bir zamanlar dünyaya gelmeye hazırlanan bir bebek varmış. Bir gün Tanrı’ya sormuş:
-Tanrım, beni yarın dünyaya göndereceğini söylediler, fakat ben o kadar küçük ve güçsüzüm ki, orada nasıl yaşayacağım?
-Tüm meleklerin arasından senin için bir tanesini seçtim. O seni bekliyor olacak ve seni koruyacak. Meleğin sana her gün şarkı söyleyecek ve gülümseyecek.
Böylece sen onun sevgisini hissedecek ve mutlu olacaksın.
-Pekiiiii… İnsanlar bana bir şeyler söylediklerinde, dillerini bilmeden söylenenleri nasıl anlayacağım?
-Meleğin sana dünyada duyabileceğin en güzel ve tatlı sözcükleri söyleyecek, sana konuşmayı dikkatle ve sevgiyle öğretecek.
-Peki Tanrım, ben seninle konuşmak istersem ne yapacağım?
-Meleğin sana ellerini açarak bana dua etmeyi de öğretecek.
-Dünyada kötü adamlar olduğunu duydum, beni kim koruyacak?
-Meleğin seni kendi hayatı pahasına dahi olsa daima koruyacak.
-Fakat ben, seni bir daha göremeyeceğim için çok üzgünüm.
-Meleğin sana sürekli benden söz edecek ve bana gelmenin yollarını sana öğretecek.
O sırada Cennette bir sessizlik olur ve dünyanın sesleri cennete kadar ulaşır. Bebek gitmek üzere olduğunu anlar ve son bir soru sorar:
-Tanrım eğer şimdi gitmek üzereysem lütfen çabuk söyle, benim meleğimin adı ne?
-Meleğinin adının önemi yok yavrum, sen onu ANNE diye çağıracaksın…

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

277

Saturday, 2.11.2013, 17:25

Kurabiye Hırsızı

Bir gece genç bir kadın havaalanında uçağının kalkmasını bekliyordu. Daha epeyce zaman vardı. Havaalanındaki dükkândan bir kitap ve bir paket de kurabiye alıp, kendisine oturacak bir yer buldu ve kitabını okumaya başladı.
Kendisini okumaya öyle kaptırmıştı ki, yanında oturan adamın aralarındaki paketten birer birer kurabiye aldığını paket yarıya geldiğinde fark edebildi. Görmezden gelmeye karar verdi. Gözü bir yandan da saatteydi, “kurabiye hırsızı” yavaş yavaş kurabiyelerini tüketirken. Her kurabiyeye uzandığında adam da uzatıyordu elini. Sonunda pakette tek bir kurabiye kalınca ” Bakalım şimdi ne yapacak?” dedi kendi kendine.
Adam yüzünde bir gülümsemeyle son kurabiyeyi aldı, ikiye böldü. Yarısını ağzına atıp, diğer yarısını kadına uzattı. “Aman Allah’ım , ne cüretkar ve kaba bir adam” diye düşündü kadın. Hayatında bu kadar sinirlendiğini hatırlamıyordu.
Uçağının kalkacağı anons edildiğinde eşyalarını topladı ve dönüp “kurabiye hırsızı”na bir kere bile bakmadan, çıkış kapısına yürüdü. Uçağa bindi, koltuğuna oturdu. Bitmek üzere olan kitabını almak için çantasını açtı ve çantanın içinde duran bir paket kurabiyeyi gördü. Adamın onunla kurabiyelerini paylaştığını, özür dilemek için çok geç olduğunu anladı üzüntüyle.
Kaba ve cüretkar olan “kurabiye hırsızı” asıl kendisiydi.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

278

Saturday, 2.11.2013, 17:27

Kral ve Üç Sorusu

Bir zamanlar bir kralın aklına şöyle bir düşünce geldi: “Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı; kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, girdiğim her işi başarırdım.”
Aklına böyle bir fikir düşünce, krallığın dört bir yanına, kim kendisine her iş için en uygun vakti, bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir mükafat vereceğini ilan etti.
Bilgeler kralın huzurunda toplandı, fakat sorulara verdikleri cevaplar birbirinden tamamen farklı çıktı. İlk soruya cevap olarak; kimileri her hareketin doğru vaktini bilmek için önceden günlerin, ayların, yılların yer aldığı bir takvim hazırlamak ve sıkı sıkıya buna uyarak yaşamak gerektiğini söylediler. “ancak böylece” dediler “her şey tam zamanında yapılabilir”.
Diğerleri ise her hareketin doğru vaktine önceden karar verilemeyeceğini, kişinin kendisini boş eğlencelere kaptırmayıp, hep daha önce olmuş olayları izleyerek en lüzumlusunu yapabileceğini iddia ettiler.
Bu defa başka bilginler de kral neler olup bittiğine ne kadar ederse etsin, tek bir kişinin her hareket için en uygun vakte karar vermesinin imkansız olduğunu; kralın, her şeyin en uygun vaktini tespitte ona yardım edecek bir bilge kişiler konseyi kurması gerektiğini söylediler.
Fakat bu defa da başka bilginler; “Bir konseyin önünde beklemesi imkansız bazı şeyler vardır, bu işlerin yapılıp yapılmayacağına ancak tek bir kişi anında kara verebilir” dediler. “Buna karar vermek içinse neler olacağını önceden bilmek gerekir. Neler olacağını önceden bilenler de yalnızca sihirbazlardır. Dolayısıyla her hareketin doğru vaktini bilmek isteyen, sihirbazlara danışmalıdır.
İkinci soruya da aynı şekilde türlü türlü cevaplar geldi. Kralın en fazla ihtiyaç duyduğu, en gerekli kişiler bazılarına göre danışmanlar;
bazılarına göre papazlar; bir kısmına göre hekimler; daha başka bir kısmına göre ise savaşçılardı.
Üçüncü soruya, yani en önemli işin ne olduğu konusuna gelince; bazıları dünyadaki en önemli şeyin bilim olduğunu söyledi. Bir kısmı savaşta ustalaşmak; daha başkaları da dinî ibadet dediler.
Bütün cevaplar birbirinden farklı çıkınca, kral bunların hiçbirisini kabul etmeyip hiç kimseye de ödül vermedi. Ama halâ doğru cevapları aradığı için, bilgeliğiyle ünlü bir münzeviye danışmaya kara verdi.
Münzevi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşar, yanına sade halktan başkasını kabul etmezdi. Bu yüzden kral üstüne sade elbiseler giyerek kendisini halktan biri gibi göstermeye çalıştı ve yola düştü.
Münzevinin kovuğuna yaklaştıklarında atından indi ve muhafızını da geride bırakıp yola devam etti. Kral yaklaşırken münzevi kovuğunun önüne çiçek tarhları kazıyordu. Kralı gördü, selamlayıp kazmaya devam etti. Münzevi mecalsiz ve zayıf birisiydi; küreğini toprağa her sokuşunda bir parçacık toprak çıkarıyor, soluk soluğa kalıyordu. Kral yanına gelip şöyle dedi.
“Ey bilge münzevi, size üç sorunun cevabını sormak için geldim. Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla muhtaç olduğum, dolayısıyla diğerlerinden fazla ilgi göstermem gereken insanlar kimdir? En önemli ve her şeyden önce kendimi vereceğim işler nelerdir?”
Münzevi kralı dinledi, ama cevap vermedi. Avuçlarına tükürüp kazmaya devam etti.
“Yoruldunuz” dedi kral, ” Küreği bana verin de biraz dinlenin.”
Münzevi, “Sağolun” diyerek küreği krala verip yere oturdu. Kral iki tarh kazdıktan sonra durup sorularını tekrarladı. Münzevi yine cevap vermedi; bu defa ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve şöyle dedi: “Biraz dinlenin; bir parça da ben çalışayım.”
Fakat kral küreği ona vermeyip kazmaya devam etti. Bir saat geçti, bir saat daha. Güneş, ağaçların ardından batmaya başladı; sonunda kral küreği toprağa saplayıp şöyle dedi:
“Ey bilge kişi, senin yanına sorularıma bir cevap bulmak için geldim. Eğer cevap vermeyeceksen, söyle de evime gideyim”.
Münzevi, “Buraya koşarak birisi geliyor” dedi, “bakalım kim?”
Kral arkasına döndüğünde bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü. Adamın karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu. Kralın yanına ulaşınca, kendinden geçercesine inledi, sonra da bayılıp yere düştü. Kral ve münzevi, hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı. Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı, mendiliyle ve münzevinin havlusuyla sardı. En sonunda kan durdu, adam kendisine gelince içecek bir tey istedi.
Kral dereden taze su getirip ona verdi. Bu arada akşam olmuş hava soğumuştu. Kral, münzevinin de yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı. Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı.
Kral, koşuşturmadan ve yapmış olduğu işlerden öylesine yorulmuştu ki eşiğe çöktü ve uyuyakaldı; kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti.
Sabah uyanınca nerede olduğunu, yatakta uzanmış ve canlı gözlerle dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu uzun süre hatırlayamadı. Kralın uyandığını ve kendisine baktığını gören adam; “Beni affedin” dedi, zayıf bir sesle.
Kral, “Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki” dedi.
“Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum” dedi adam. “Ben, kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza münzeviyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim. Ama akşam olduğu halde dönmediniz. Ben de sizi arayıp bulmak için pusuya yattığım yerden çıkınca muhafızlarınıza rastladım, beni tanıyıp yaraladılar. Onlardan kaçtım, fakat yaramdan çok kan akıyordu. Yaramı sarmasaydınız kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim, siz ise hayatımı kurtardınız. Eğer yaşarsam şimdiden sonra en sadık köleniz olup size hizmet edeceğim ve oğullarıma da aynı şeyi emredeceğim. Affedin beni.”
Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu; onu affetmekle kalmayıp uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını söyledi, ayrıca mallarını iade edeceğine de söz verdi. Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıkıp münzeviyi aradı. Gitmeden önce, sormuş olduğu sorulara cevap vermesini bir kez daha rica etmek istiyordu. Münzevi dışarda, bir gün önce kazmış oldukları tarhlara çiçek tohumlarını ekiyordu.
Kral ona yaklaştı ve şöyle dedi: “Sorularıma cevap vermeniz için size son defa yalvarıyorum!”
Yorgun dizlerinin üstünde çömelmeye devam eden münzevi, gözlerini kaldırıp krala baktı ve, “Cevabınızı aldınız” dedi.
“Nasıl aldım? Ne demek istiyorsunuz?” diye sordu kral.
“Anlayamıyorsunuz” diye cevapladı münzevi. “Dün eğer benim dermansızlığıma acımayıp şu tarhları kazmasaydınız, gidecek ve şu adamın saldırısına uğrayacaktınız ve yanımda kalmadığınıza pişman olacaktınız. Yani en önemli vakit, tarhları kazdığınız vakitti; en önemli kişi bendim ve en önemli işiniz bana iyilik yapmaktı. Daha sonra bu adam yanımıza koşarak geldiğinde, en önemli vakit onunla ilgilendiğiniz vakitti, çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız, sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla en önemli kişi oydu, en önemli iş de onun için yaptıklarınızdı.”
“Bundan sonra şu gerçeği unutmayın: Tek önemli vakit vardır, içinde bulunduğunuz an. O an en önemli vakittir, çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir. En önemli kişi, kiminle beraberseniz odur, zira hiç kimse bir başkasıyla bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez; ve en önemli iş iyilik yapmaktır, çünkü insanın bu dünyaya gönderilmesinin tek sebebi budur.”

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

279

Saturday, 2.11.2013, 17:28

Körlerin Okuma Aşkı

Evden acele ile çıkmıştım. Koşar adımlarla metroya doğru ilerlerken bir yandan öğrencilere vereceğim dersin planını yapıyor, bir yandan da çiseleyen yağmurda ıslanmamaya çalışıyordum.Yürüyen merdivenlerle metro istasyonuna indim. Trenin gelmesine iki üç dakika vardı. Bu treni kaçırırsam, on dakika daha beklemem gerekecekti ve dersime geç kalacaktım.Adımlarımı sıklaştırmaya, neredeyse koşmaya başladım. Elimde çanta olmasa, belki de koşacaktım.
Metroda benimle aynı yönde ilerleyen birisinin elindeki uzunca değnekten çıkan, “tak, tak, tak” sesleri, telaşımı ve kafamdaki düşünceleri birden unutturdu. Belli ki, onun da acelesi vardı. Sırtındaki büyükçe çantası ve elindeki değneği ile, neredeyse benim kadar hızlı adımlarla ilerliyordu. Biraz dikkatlice bakınca bu kişinin bir bayan ve aynı zamanda ‘görme özürlü’ olduğunu anladım. Kendi kendime, “Acaba onun telaşı neden?” diye sordum. Belki de dünyayı hiç görmemişti.Özürlü haliyle tek başına ilerlese de;tavırları ve yürüyüş şekli ona, kendisine çok güvenen bir insan görünümü veriyordu.
Acaba acele bir işi mi vardı? Bir anlık her şeyi unuttum. Sanki her şey ağır çekimdeymiş gibi hareket etmeye başladı. Onun, değneğiyle sağını solunu kontrol ederek önüne çıkabilecek engelleri anlaması, kendine yol açması, belki de yaşama azminin bir göstergesi idi. Merdivenlere yaklaştığımızı hissettim. “Acaba merdivenlerden inerken kendisine yardım etsem mi?” diye düşünürken, o merdivenlerden inmeye başladı. Sanki dünya dümdüz olmuş, karşısında hiçbir engel kalmamış gibi merdivenlerin sonuna geldi.
Acaba, değneğinin ucunda onu yönlendiren bir şey mi vardı, ya da bu bayan bir şaka mı yapıyordu? Kafamdaki düşünceleri toparlamaya çalışırken, metronun durağa geldiğini fark ettim. Merakım beni bu bayanın yanına çekti ve onunla aynı kompartımana bindim. Oturduğu koltuğa iyice yerleştikten sonra, değneğini katlayıp hızlı bir şekilde çantasının ön bölmesine koydu. Çantasının başka bir bölmesini açarak, büyükçe bir şeyi çıkarmaya çalıştı. Acaba bir walkman veya yiyecek-içecek gibi bir şey mi çıkaracak diye düşünürken, kalbimden de acıma duygularının yükseldiğim hissettim.
Belki de dünyayı görmeyi ne kadar çok istiyordu; ağaçlar, evler, araçlar, insanlar ve gözler… görecek o kadar çok şey vardı ki! O an için kendimi çok ayrıcalıklı hissettim. Göz, dünyaya açılan bir pencereydi ve ben onların kıymetini fazla bilmiyordum. Ama ne kadar çok şey ifade ettiklerini o bana anlatıyordu.
Bayanın, çantasından çıkardığı kalınca, kitap türü bir şeyin gözüme ilişmesiyle bu düşüncelerimden sıyrıldım.Acaba o çıkardığı bir katalog muydu diyecektim ki, onun görme özürlü olduğu aklıma geldi. Derken sayfaları karıştırıp, parmaklarının uçlarıyla yoklayarak bir yerde durdu.
Herhalde aradığı sayfayı bulmuştu. Hemen sağ elinin işaret ve orta parmaklarını kabarık işaretler üzerinde gezdirmeye başladı. Kitap okuyordu Fakat o görmüyordu ki… Birkaç saniye daldım… Kitap okumak yalnızca görenlere has bir şey değil miydi? Anladım… Artık o gözleriyle değil; kalbiyle,duygularıyla, ruhuyla okuyordu…. Ve kendimden utandım.
Aylardır çantamda taşıdığım ve üç beş sayfanın dışında pek okumadığım kitap geldi aklıma; ve yıllarca hiç kitap okumayanlar. Keşke onlar da, insanı düşündüren, hatta utandıran şu görüntüye şahit olsalardı. Dünyada milyonlarca insan var… Ama okumak… Neden ben…
Aniden kesik kesik düşüncelerimden sıyrıldım. Bir sayfayı okuyup bitirmiş ve diğer bir sayfaya geçmişti. Parmaklarını kabarık işaretler üzerinde ustaca gezdirmesinden, bu işe yatkın birisi olduğu anlaşılıyordu. Demek ki iyi bir okuyucu idi. Ama ne okuyabilirdi ki? Binlerce kitap, dergi ve gazetenin, görme özürlü olanlar için günlük, haftalık olarak hazırlanması belki de mümkün değildi.
Anonsun uyarısıyla, ineceğim durağa geldiğimi anladım. Daha dört dakika geçmişti; ve bu kadarcık kısa bir sürede dahi kitap okumak çok önemliydi. Bana bu dersi veren görme özürlü o kadın da kitabını çantasına koymaya ve durakta inmeye hazırlanıyordu.
Az sonra tren durdu. Önce onun inmesini bekledim. Değneği ile onca insanın arasından “tak… tak… tak..” sesleriyle ilerliyordu. Arkasından birkaç saniye baktım ve sanki değnekten çıkan o tak tak’lar beynimde, oku… oku…oku.. oku ve şükret diye yankılanıyordu.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

280

Saturday, 2.11.2013, 17:29

Kişilik

Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda beliriyor. Sınıfa bir bakış atıp kürsüye geçiyor.
Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çiziyor.
“Bakın” diyor. “Bu, kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey…”
Sonra (1)’in yanına bir (0) koyuyor:
“Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik (1)’i (10) yapar”.
Bir (0) daha…
“Bu, tecrübedir. (10) iken (100) olursunuz”.
Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor: Yetenek… disiplin… sevgi…
Eklenen her yeni (0)’ ın kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca… Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1)’i siliyor. Geriye bir sürü sıfır kalıyor. Ve Hoca yorumu patlatıyor:
“Kişiliğiniz yoksa, öbürleri hiçtir”.
Sınıf, mesajı alıp sessizliğe gömülür…

Benzer konular