Cemalnur sargut
Edep, her şeye bakıp Hakk’ın birliğini görmektir. Meselâ sana birisi yalan söylüyor, bunu da biliyorsun. Madem ki o, ‘yalancı’ ismine mazhar olmuş, suçunu yüzüne vurup hakaret etmemek edeptir. Hayır ve şerrin Allah’tan olduğunu bilmek her şeyi Haktan bilerek ona el veya dil uzatmamak edeptir. Şimdi siz bana şunu da sorabilirsiniz. Hiç mi müdahalede bulunmayacağız edep ehli olarak? Hayır. Devletin bekâsını bozan yahut ahlâkî konularda Allah’ın istemediği bir şeyin zuhûrunu gördüğümüz zaman mutlaka üçe kadar itiraz hakkımız var. Ama bu üç itirazı da edep dahilinde yapmak lâzım, kırmadan üzmeden. Hocalarımız bize hep böyle yaptılar. Edep çok büyük bir mazhariyettir. Peygamber Efendimiz de buyuruyorlar ki “Rabbim beni edeplendirdi ve edebimi güzel eyledi” O halde edeb, güzel ahlâktır. Yani edebin sonucu güzel ahlâktır. Biliyorsunuz Hz. Muhammed ahlâkın güzel olanını tamamlamak üzere gelmiştir. O yüce sultan der ki: “Bu bir evdir, ahlâk evidir. Ben Peygamberlerin sonuncusu olarak son tuğlayı koydum, Ali de mânâsını anlattı” der. İşte böyle bir bakış açısı içerisinde Hocam, edep nûr-u ilâhiden bir taçtır, onu başına koy onunla nereye gidersen git, zarar görmezsin diyor. Hz. Ali’nin Allah için savaşması da edepti. Ama onun, edebi gösteriş tarzının en güzel örneği ,savaştığı adam yüzüne tükürdüğü zaman “Allah için sana vuruyordum ama nefsimle hakarete uğradım. Şimdi sana zarar veremem.” deyip kılıcı elinden bırakmasıdır.
İnsan kızmaz, üzülmez, sinirlenmez, düşman olarak görmezse neden zarar görecek. Bununla ilgili bir çok hikâye var: Ârifi billâh, çok hoş bir adamcağız vardı. Kendisi mübârek bir adamdı, aynı zamanda da boyacılık yapıyordu. Bir gün çok kibirli bir ailenin yanına gitmiş, aile onu boyacı olarak tutmuş ama devamlı azarlamışlar. İşte, “Beğenmezsek paranı vermeyiz, bu rengi istemeyiz.” Yapmış, “Beğenmedik bunu yap, yoksa paranı ödemeyeceğiz” gibi. Onu, yanında götüren şahıs da son derece üzülmüş. Bu kadar mübârek hoş ârif bir adamın böyle yerden yere vurulmasını ve adamın itiraz etmeyişine de şaşırmış. Sonra sormuş: “Efendim siz bize iyiyi kötüden ayırmayı öğretiyorsunuz neden itiraz etmediniz? Size yapılan muamele hatalıydı” deyince; “Oğlum haklısın dilimle itiraz etmem gerekirdi ama gönlüm her şeyi Allah’tan bilmeyi o kadar öğrendi ki dilim de ona tâbi oldu, affet beni,” demişti.
İşte görüyoruz ki gerçek edep, dili bile, devre devre susturan edeptir. İnsanın gönlüne yerleşir ve insanı huzurda kılar. Huzurlu kılar, böyle bir edeptir. “Tasavvuf edep demektir,” diyor hocam. Yani edebin sonucu lâ mevcuda illallah, Allah’tan başka mevcut yoktur, demektir. O halde edepte o kadar ileri gider ki insan, eşyaya hürmet etmeye başlar. Eşyaya hürmet nasıldır? Vurmaz, kırmaz, çıkardığı elbiseyi ayağı ile itmez, insana hürmet ettiği kadar kedisine, köpeğine, etrafındaki hayvanlara, bitkiye, her şeye hürmet gösterir. Kulakları çınlasın İsviçre’de yaşayan, mutasavvıf, çok yakın bir dostum, bitkilerin yanına ikinci bir bitki ekeceği zaman onlardan izin aldığını anlatmıştı. “Besinlerinizi paylaşacaksınız, izin veriyor musunuz sizin yanınıza bir kardeş ekeyim” diye izin alırım onlardan derdi. İşte işin hakikati böyle aslında. Dünya Kur’ân olduğuna göre, Kur’ân’ı elimize aldığımızda üç kere öpüp başımıza koyuyoruz, abdestsiz el süremiyoruz. Ama içinde Firavun kelimesi var, o halde Şeytan olan sayfayı yırtıyor muyuz, Firavun olan sayfayı yahut Peygambere eziyet etmiş kişiler var içerisinde. Onların adının geçtiği sayfaları yırtıyor muyuz? O halde gerçek edep, Allah’ın bize Firavun olarak gönderdiği insana karşı da içimizde kin ve kötülük duymamak, her şeyin bir sebebi olduğunu mutlaka bilmektir. Onun için, bu bakış açısından edebe bakarsak, her şey o kadar güzel, o kadar hoş görünür ki...
Edep iki türlüdür; zâhirî edep, bâtınî edep. Zâhirî edep Allah’ın yap dediklerini yapmak, yapma dediklerini yapmamaktır. Allah’ın bize koyduğu kurallarda akılımızı ortaya koymamaktır. Allah karşısında edep ehli olmaktır. Bâtınî edep, edebi gerçekleştiren insanın son durağıdır. Herkeste ve her şeyde Allah’ın tecellisini görme makāmıdır. Gerçek Müslümanlıktır. Çünkü Eşhedüenlâilaheillallah diyoruz. “Şahâdet ederim ki Allah birdir,” diyoruz. Biliyorum, inanıyorum demiyoruz. Şahâdet için görmek lâzımdır. Demek ki bâtınî edep sahibi insan, görme derecesine, müşahede derecesine ulaşmıştır. Bu makāmın üstün derecelerinden ilki Hz. İbrahimdir. Şeyh-ül şeyh, Muhyiddin-i Arabî, buna el-aman makāmı, hey-aman makāmı diyor. makām-ı mutmainne, el-emin makāmı diyor. Nasıl böyle lâ mevcuda illallah haline gelmiş Hz. İbrahim? Neden? Çünkü önce taptığı şeylerin batmakta olduğunu görmüş. “Hayır, bu giden, yok olan şeylere ben tapamam,” demiş. Tıpkı bizim gibi...Evlâtlarımıza tapmıyor muyuz? Eşlerimize, dostlarımıza hatta paramıza, elbiselerimize, eğitimimize, bilgimize tapmıyor muyuz? İşte onların hepsini aşmış o yüce sultan. Yalnız Sen varsın, her şeyden görünen Sen’sin demiş. O kadar vefa göstermiş ki Allah’ına karşı, evlâdını bile onun uğruna feda etmeyi kabul etmiş. İşte onun mutmainne, el-emin yani ‘ben Sen’den eminim Allah’ım, geri dönmemek üzere eminim’ makāmı...Allah tarafından da şu dört makāmda ona vefa ile cevap verilmiş:
1. Hz. Muhammed’in kendi soyundan gelmesini niyaz etmiş. “Allah’ım bu gördüğüm hakikatin benim soyumdan gelmesini bana nasip et,” demiş. Ve o gerçekleşmiş.
2. Her şeyini Allah uğruna feda edebilecek bir dereceye erdirmiş Allah onu, evlâdını dahi.
3. Her şeyi bildiği, her şeyin Allah’tan olduğunu bildiği halde Nemrut’la mücadeleyi kesmemiş. Bu da bize şunu gösteriyor ki, “Yanlışla ve çirkinle mücadele edin. Fakat gönlünüzle ona hakaret etmeyin” diyor.
4. Böyle bir gönlü dışarıya inşâ etmesine Allah izin veriyor ve ona kendi evini inşâ ettiriyor. Kâbe’yi ilk inşâ eden sultandır Hz. İbrahim.