Giriş yapmadınız.

Sayın ziyaretçi, AllaTurkaa sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

101

Tuesday, 30.07.2013, 04:06

Ön Yargı

Uzaklarda bir köyde, kocası, çocuğu doğmadan ölmüş, tek başına yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye baslar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz.

Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşır. Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar. Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır. Günler geçer ve kadın bir gün bir kaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır.

Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir. Gelinciği ve kanlı ağzını görür. Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırır ve oracıkta öldürür hayvanı. Tam o sırada içerdeki odadan bir bebek sesi duyulur. Anne odaya yönelir. Ve odada beşiği, beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

102

Tuesday, 30.07.2013, 04:07

Seçenek

Michael herkesin imrendigi biriydi. Her zaman neseliydi ve çevresine hep olumlu seyler söylerdi. Birisi ona nasil oldugunu sordugunda: 'Daha iyi olamazdim' diye yanitlardi. Dogal bir motivatördü.

Eger çalisanlardan birisi isyerinde kötü bir gün geçirmisse, Michael, ona, durumun olumlu taraflarina bakmasini söylerdi. Michael'in bu tarzi beni çok meraklandirdi, ve bir gün Michael'a gidip sordum;

'Anlamiyorum! Her zaman nasil bu kadar pozitif biri olabiliyorsun? Bunu nasil yapiyorsun?

Michael yanitladi:'Her sabah kalktigimda kendime diyorum ki: 'Bu gün iki seçenegin var: ya iyi bir ruh halinde olabilirsin ya da kötü bir ruh halinde, seçimini yap. Ben de iyi bir ruh halinde olmayi tercih ediyorum.

Kötü bir sey oldugunda, ya kendimi kurban olarak görebilirim ya da bu durumdan bir sey ögrenebiliri m. Ben de bir sey ögrenmeyi tercih ediyorum. Ne zaman birisi bana derdini anlatsa, onu sadece dinleyebilir, ya da hayatin olumlu taraflarini gösterebilirim. Ben de ikincisini tercih ediyorum.

Itiraz ettim:'Hayir bu kadar da basit degil'.

'Evet bu kadar basit', Michael yanitladi ve devam etti: 'Yasam seçeneklerden ibarettir. Gereksiz ayrintilari bir kenara biraktiginda her durumun bir seçenek oldugunu görürsün. Olaylara nasil tepki verecegini sen seçersin.

Insanlarin senin ruh halini nasil etkileyecegini kendin seçersin. Nasil bir ruh hali içinde olacagini kendin seçersin. Hayatini nasil yasayacagin da senin seçimine baglidir'.

Michael'in söyledikleri üzerinde uzun uzun düsündüm. Bir süre sonra kendi isime baslamak için isyerinden ayrildim.

Birbirimizle temasi kaybettik, fakat hayat hakkinda bir seçim yapacagim sirada sik sik onu ve hayata bakis seklini düsündüm.

Bir kaç yil sonra, Michael'in ciddi bir is kazasi geçirdigini duydum. 18 saatlik bir ameliyat ve yogun bakimdan sonra, Michael sirtina yerlestirilmis demir çubuklarla hastaneden taburcu edilmisti.

Kazadan 6 ay sonra Michael'i gördüm. Kendini nasil hissettigini sordugumda, 'daha iyi olamazdim, yara izlerimi görmek ister miydin?'diye sakayla karisik yanitladi. Teklifini reddettim, ama kaza esnasinda beyninden neler geçtigini kendisine sordum.

Michael yanitladi 'Ilk aklima gelen sey yeni dogacak kizimin sagligi oldu.

Yerde yatarken iki seçenegim oldugunu düsündüm. Ya yasayacaktim, ya da ölecek. Ben yasamayi tercih ettim'.

'Korkmadin mi? Bilincini kaybetmedin mi?' diye sordum. Michael yanitladi:'ilkyardim görevlileri bana sürekli düzelecegimi söylediler.

Fakat hastaneye getirildigimde, doktorlarin hemsirelerin yüzlerindeki ifadeyi görünce gerçekten korktum. Gözleri adeta benim öldügümü haykiriyordu. O anda bir seyler yapmam gerektigini anladim'.

'Ne yaptin?' diye sordum.

Michael yanitladi: 'iri cüsseli bir bayan hemsire bana sürekli sorular soruyordu. Benim herhangi bir seye karsi alerjik olup olmadigi mi sordu. 'Evet, yerçekimine karsi alerjim var' diye bagirdim. Gülüsmeleri üzerine onlara dedim ki; ben yasamayi seçiyorum. Beni ölü biri gibi degil canli birisi gibi ameliyat edin!'.

Michael hem doktorlarinin yetenegi, hem de inanilmaz tavri sayesinde yasamayi basardi. Her gün hayati dolu dolu yasamak için seçme hakkimiz oldugunu ondan ögrendim.

Yasama olan tavir ve bakis açimiz her seydir. 'Bu nedenle yarin için üzülmeyin, birakin yarin kendisi için üzülsün. Her geçen günün kendine yetecek kadar derdi vardir'. Kaldi ki, bugün dün kaygilandiginiz yarindir.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

103

Tuesday, 30.07.2013, 04:09

Cesaret

Bir Hint masalina gore, kedi korkusundan devamli endise içinde yasayan bir
fare vardir.

Büyücünün biri fareye acir ve onu bir kediye dönüstürür.

Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacagi yerde bu kez de köpekten korkmaya baslar.

Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüstürür.

Kaplan olan fare, sevinecegi yerde avcidan korkmaya baslar.

Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsin farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu eski haline döndürür.

Ve der ki,

"Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüregi var. O yüzden ben sana yardim edemem."

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

104

Tuesday, 30.07.2013, 04:11

Küçük Kız

Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı. Ona göre, nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman. Ama ilk okula başlayınca işler değişti.

Arkadaşları, onun hiçde güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. Küçük kız, ilk önceleri onlara inanmadı. Çünkü herkes birbirini kıskanıyordu. Ama bir kaç yıl içinde gerçeklerle yüzleşti. Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu bir cilde sahipti. "Badem" dediği gözleri ise şaşıydı. Vücudu da bir selviyi andırmıyordu.

Demek ki annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti. Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete dönüştü.

Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu. Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü ve kendisini hâlâ çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi.

Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu söyleyerek ondan önce davrandı. Ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti.

Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla baş başaydı.

Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı. Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat ettiler. Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu.

Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında, müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı. Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü.

Yüzündeki bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan burnu düzelmiş, kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu.

Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak:

- Sanki yeniden dünyaya geldim!. dedi. Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış. Estetik ameliyatı siz mi yaptınız?

Yaşlı doktor:

- Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!. diye gülümsedi. Annenin bağışladığı gözleri taktık. Sen, onun gözünden gördün kendini!..

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

105

Tuesday, 30.07.2013, 04:12

İyilik ve Vefa

Bir kurdu avcılar fena halde sıkıştırmıştır. Kurt ormanda oraya buraya kaçmakta, ancak peşindeki avcıları bir türlü ekememektedir.

Canını kurtarmak için deli gibi koşarken bir köylüye rastlar. Köylü elinde yabasıyla tarlasına girmektedir. Kurt adamın önüne çöker ve yalvarmaya başlar: "Ey insan ne olur yardım et bana, peşimdeki avcılardan kaçacak nefesim kalmadı, eğer sen yardım etmezsen biraz sonra yakalayıp öldürecekler."

Köylü bir an düşündükten sonra yanındaki boş çuvalı açar, kurda içine girmesini söyler. Çuvalın ağzını bağlar, sırtına vurur ve yürümeye devam eder. Birkaç dakika sonra da avcılara rastlar.

Avcılar köylüye bu civarda bir kurt görüp görmediğini sorarlar, köylü "görmedim" der ve avcılar uzaklaşır.

Avcıların iyice uzaklaştığından emin olduktan sonra köylü sırtındaki torbayı indirir, ağzını açar, kurdu dışarı salar.

Çok teşekkür ederim" der kurt, "Bana büyük bir iyilik yaptın" Önemli değil" der köylü ve tarlasına gitmek üzere yürümeye baslar.

"Bir dakika" diye seslenir kurt: Çok uzun zamandır bu avcılardan kaçıyorum, çok bitkin düştüm, açım, kuvvetimi toplamam için bir şeyler yemem lazım ve burada senden başka yiyecek bir şey yok."

Köylü şaşırır: "Olur mu, ben senin hayatını kurtardım."

"Yapılan iyiliklerden, verilen hizmetlerden daha çabuk unutulan bir şey yoktur" der kurt. "Ben de kendi çıkarım için senin iyiliğini unutmak ve seni yemek zorundayım."

Bir süre tartıştıktan sonra, ormanda karşılarına çıkacak olan ilk üç kişiye bu konuyu sormaya ve ona göre davranmaya karar verirler.

Karşılarına önce yaşlı bir kısrak çıkar. "Ne vefası" der kısrak, "Ben sahibime yıllarca hizmet ettim, arabasını çektim, taylar doğurdum, gezdirdim. Ve yaşlanıp bir işe yaramadığımda beni böylece kapıya kovdu... "

Bir sıfır öne geçen kurt sevinirken bir köpeğe rastlarlar. "Ben hizmetin değerini bilen bir efendi görmedim" der köpek, "Yıllardır sadakatle hizmet ederim sahibime koyunlarını korurum, yabancılara saldırırım, ama o beni her gün tekmeler, sopayla
vurur..."

Kurt köylüye döner, "İşte gördün" der. Köylü de son bir çabayla "Ama üç diye konuşmuştuk, birine daha soralım, sonra beni ye" diye cevap verir.

Bu kez karşılarına bir tilki çıkar. Başlarından geçenleri, tartışmalarını anlatırlar. Tilki hep nefret ettiği kurda bir oyun oynayacağı için keyiflenir."

Her şeyi anladım da" der tilki "Bu küçücük torbaya sen nasıl sığdın..?"

Kurt bir şeyler söyler, tilki inanmamış gibi yapar:
"Gözümle görmeden inanmam..." İşin sonuna geldiğini düşünen kurt torbaya girer girmez, tilki köylüye işaret eder ve köylü torbanın ağzını sıkıca bağlar. Köylü eline bir taş alır ve "Beni yemeye kalktın ha nankör yaratık" diyerek torbanın içindeki kurdu bir süre pataklar. Sonra tilkiye döner "Sana minnettarım beni bu kurttan
kurtardın" der.

Tilki de "Benim için bir zevkti" diye cevap verir. O an köylünün gözü tilkinin parlak kürküne takılır, bu kürkü satarsa alacağı parayı düşünür ve hiç beklemeden elindeki taşı kafasına vurup tilkiyi öldürür.

Sonra da torbanın içindeki kurdu ayağıyla dürter:
"Haklıymışsın kurt, yapılan iyilikten daha çabuk unutulan bir şey yokmuş..."

CAN DÜNDAR

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

106

Tuesday, 30.07.2013, 04:13

Karga ile Leylek

Bir gün, bir bilge, kendi türleriyle uçmayı reddeden iki ayrı cins kuşa rastlar yol kenarında. Hayli merak eder bu iki farklı yaratığın nasıl olup da kendi aileleriyle, ait oldukları yerlerde yaşamak istemediklerini, nasıl olup da bir ´yabancı´yı kendi kardeşlerine yeğlediklerini. Biri karga, biri leylek...

... O kadar farklıdır ki kuşlar ihtimal veremez birbirlerini sevdiklerine, türdeşleriyle değil de birbirleriyle uçmayı yeğlediklerine. Öyle ya, karga dediğin kargalarla uçmalıdır, leylek dediğinse leyleklerle. Yaklaşır ve merakla inceler kuşları. Ta ki her ikisinin de topal olduğunu keşfedinceye kadar.

O zaman anlar ki, birlikte kaçar, birlikte uçar, birlikte yaşarlar beklenenlerin yanında tutunamayanlar.O zaman anlar ki, sahip oldukları değil, sahip olmadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan. Topal kuşlar birbirlerinin ´arıza´larını bilir ve sömürmek ya da örtmek yerine kabullenirler öylesine.

En sahici dostluklar ortak varlıklar üzerine değil, ortak yoksunluklar üzerine kurulanlardır. Aynı şekilde zengin, aynı şekilde mesut olanların ortak paydaları sabun köpüğü gibidir uçar, söner. Ortak acı, ortak hüzün, ortak pürüzdür esas yakınlaştıran,yaklaştıran...

Mesnevi´den

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

107

Tuesday, 30.07.2013, 04:14

Einstein ve Şoförü

Einstein konferaslarina hep özel soförü ile giderdi. Yine bir konferansa gitmek üzere yola çiktiklari bir gün soförü Einstein'a ;

"Efendim, uzun zamandir siz konusmanizi yaparken ben de arka siralarda oturup sizi dinliyorum ve artik neredeyse söyleyeceginiz her seyi kelimesi kelimesine biliyorum" dedi.

Einstein gülümseyerek ona bir öneride bulundu:

"Peki, simdi gidecegimiz yerde beni hic tanimiyorlar" dedi.

"O halde bugün palto ve sapkalarimizi degistirelim, benim yerime sen yap konusmayi, ben de arka sirada seni dinlerim."

Soför, gercekten cok basarili bir konusma yapti ve sorulan tüm sorulari dogru yanitladi.

Tam yerine oturacagi sirada bir kisi, o güne kadar konferansta sorulmamis bir soru sordu.

Soför, hic duraksamadan soruyu soran kisiye döndü ve "Böylesine basit bir soruyu sormaniz gercekten cok garip" dedi.

Sonrada Einstein'i isaret ederek söyle devam etti:

"Simdi size arka sirada oturan soförümü cagiracagim ve sordugunuz soruyu, göreceksiniz, o bile yanitlayacak

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

108

Tuesday, 30.07.2013, 04:25

Yaşlı Bilge Adam

92 yaşlarında, kısa, çok iyi görünümlü, görünümüne aşırı derecede önem veren bir adam, bugün yaşlı insanların evine taşınıyor. Huzur evinin lobisinde birkaç saat bekledikten sonra, odasının hazır olduğu söylendiğinde nazikçe gülümsüyor. 70 yaşındaki karısı yakın geçmişte vefat etmiş ve evini terketmek zorunda kalmış.

Asansöre doğru yavaşça bastonunu kullanarak yürürken ona küçük odasını tasvir ediyorum ve pencerede asılı olan ve perde görevi gören bir kağıttan da bahsediyorum.

- “Bunu çok sevdim ", diyor, eline yeni bir oyuncak verilmiş 8 yaşındaki bir çocuğun hayranlığı ile.

-“Bay Gagne, odayı henüz görmediniz, bir saniye bekleyin, neredeyse vardık. "

" Bunun onunla bir alakası yok ", diye cevap veriyor.

" Zihnimde odamı sevdiğim zaten karar verilmiş durumda. Bu her sabah kalktığımda verdiğim bir karar.”

" Mutluluk ilerisi için seçtiğim bir şey. Odayı sevip sevmemem mobilyalara bağlı değil, yada dekorla – daha ziyade onu nasıl görmeye karar verdiğime bağlı.

" Seçebilirim. Bütün günümü yatakta bedenimin artık iyi çalışmayan kısımlarından kaynaklanan zorlukları sayarak geçirebilirim, yada hala düzgün çalışan kısımlar için Tanrıya şükrederek uyanabilirim.”

" Hergün bir hediyedir, ve gözlerimi açabildiğim sürece, yeni güne ve hayatım boyunca yaşadığım bütün mutlu anılarıma konsantre olacağım. "

" Yaşlılık bir banka hesabı gibidir. Yaşam yolunda yatırdıklarını daha sonra çekersin. "

Yani sana öğüdüm şudur ki ,hatıralarının banka hesabına yatırabileceğin kadar mutluluk yatır.

Hala doldurmakta olduğum banka hesabımı mutlu anılarla doldurmaktaki payın için sana çok teşekkür ederim…

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

109

Wednesday, 31.07.2013, 03:03

İki Sevgili

Heybeliada'daki Deniz Okulu'ndan mezun olan Ismail Türe, kendi gibi Gelibolulu olan bir genç kizakaptirir gönlünü. Iki sevgili parmaklarina nisan yüzügü taksalar da, birbirlerini çok seyrek görmektedirler. Ismail Türe denizaltida muhabere subayi olarak görevlidir çünkü. Üstegmenin aklina harika bir fikir gelir; nisanlisina isikli mors alfabesini ögretecek, Çanakkale'den geçis yapacaklari geceyi planli oldugu için önceden bildirecek ve böylelikle haberleseceklerdir.

Bogazi yüzeyden geçmekte olan denizaltinn kulesindeki denizciler sigara içmekte, sohbet etmektedirler. Aralarindan birinin heyecanli oldugu her halinden belli olmaktadir. Gelibolu kiyilarina geldiklerinde, karanlik içindeki evlerden birinden bir el fenerinin yanip söndügü görülür: "Seni seviyorum..." Arkadaslari gülümseyerek Ismail Türe'ye bakarken, genç asik elindeki fenerle sevgilisine karsilik vermektedir...

Bu olaydan sonra iki sevgilinin aski düsmez olur denizalticilarin dillerinden. Herkes, haberlesmek için kurulan isik yolunu konusur. Arkadaslari "Evlen artik su kizla da, buradan her geçisimizde selamlasmayi birak artik" diye takilirlar Ismail Türe'ye. Denizaltinin üstünün ve altinin bir oldugu yagmurlu günlerde bile, Çanakkale Bogazin'dan geçilirken, elindeki fenerle ask nöbeti tutan yakisikli denizci gözünü bir an olsun ayirmaz Gelibolu kiyilarindan.

Yine bir gün, yirmi yedi yasindaki Üstegmen, Çanakkale'den geçecekleri gün ve saati, denizaltinin ugradigi bir limandan haber verir nisanlisina. Ege Denizi'nden Bogaz'a giris yapacaklarini, en öndeki denizaltinin kulesinde olacagini bildirir. Genç kizin gözüne her zaman oldugu gibi, o gece de uyku girmez. Büyük bir sabirla pencerenin önünde oturmakta ve gözünü hiç kirpmadan denize bakmaktadir. Fenerine yeni pil almis olsa da, arada bir yanip yanmadigini kontrol eder yine de...

Birden, dev bir kararti belirir suyun üstünde. Güneyden gelen bir denizalti, penceresinin görüs sahasina girmistir. Genç kiz pencereyi açar ve gecenin karanligina uzattigi elleriyle feneri yakip söndürür. "Seni seviyorum..."

Kulede bulunan denizaltinin komutani Bahri Kunt isareti görünce gülümser:
"Hay Allah, bu kiz denizaltilari sasirdi. Nisanlisinin denizaltisi bizim önümüzdeydi..." Bir anlik tereddütten sonra Birinci Inönü denizaltisinin komutani Bahri Kunt, yanit gönderilmezse genç kizin telaslanacagini düsünerek, karsilik verilmesini emreder. Yanindakilerin "Ne diyelim komutanim?" diye sormasi üzerine de sunlari söyler: "Ebediyete kadar..."

O gece Üstegmen Ismail Türe'nin görev yaptigi Dumlupinar, Çanakkale Bogazi'na giris yapan ilk denizalti olmustur. Ama, Gelibolu kiyilarina gelmeden Nara Burnu açiklarinda Isveç bandirali "Naboland" adli gemi tarafindan çignenmekten kaçamamis ve yarali bir balina gibi aci dolu sesler çikararak, Çanakkale'nin karanlik sularinda kaybolmustur. Her sey birkaç dakika içinde gerçeklestiginden, arkadan gelmekte olan Birinci Inönü denizaltisi Dumlupinar'a çarpan geminin yanindan habersizce geçerek, Gelibolu'ya ulasan ilk denizalti olur.

Genç kiz, nisanlisindan haber almanin huzuru içinde basini yastiga koydugunda, genç denizci çoktan dalmistir "ebediyete kadar" sürecek olan uykusuna!...

Sunay Akin

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

110

Wednesday, 31.07.2013, 03:07

Umut her zaman vardır

Solgun yüzü her geçen gün biraz daha soluyor, sanki hayat omuzlarina her geçen gün biraz daha yükleniyordu. Yasamdan bikmisti, gözleri yilgin bakiyordu. Isil isil olmasi gereken o gözler sönük ve bitikti sanki...

Umut her gün ölümü biraz daha yaklasmis olarak, daha 21 de ölümü ensesinde hissediyordu. Umut ölüyordu...,

Aldigi o kemoterapi denen illet onu daha ölmeden öldürüyordu.. Ilaç sonrasi çektigi aciyi bir tek o biliyordu.. Umut ölüyordu..

Bir seferinde:
- Ölmek istemiyorum demisti doktoruna.

- Basket takiminda idim, yeni bir klüpten transfer teklifi gelmisti, sonra gitar çaliyorum. Daha çalmasini ögrenmek istedigim çok parça var. Ben bir psikolog olacagim sonra. Bunlari 6 aya nasil sigdiririm söyler misiniz bana ?diye bagirdi.
Umut, sitemi sadece kaderineydi koskoca doktor un gözleri doldu. Umut ölüyordu..
Kendini çok kötü hissettigi bir gün ailesi onu gene apar topar hastaneye kaldirdi. Acil kan gerekiyordu. Aileden kimsenin kani uymadigi için, kan anonsla arandi.

Yener o sirada hastanede yatan bir arkadasini ziyaret etmekte idi.
- Bu kan benim kanimla ayni dedi arkadasina.

Kan vermek için asagi kata kostu..
- Kan verecegim dedi, anons için geldim..

Yener ve Umut bu vesile ile tanistilar. O gün Yener kan verdigi hastayi ziyaret etmek istemisti.. Nereden bilecekti ki o gün tanisacagi bu kisinin hayatinin sonuna kadar onun en iyi dostu olacagini.
- Geçmis olsun dedi Yener Umut'a..

Umut:
- Bana kan vermissiniz. Sag olun, ama zahmet olmus, ugrasip durmayin!! Nasilsa ben yakinda ölüp gidecegim, ha bir gün önce, ha bir gün sonra ne fark eder degil mi ?
Yüzünde ki açikça okunan hüznünü, umursamaz tavirlara birakmak istiyordu Umut. Ama pek basarili olamiyordu..

Yener elinde ki gitari yatagin kenarina birakti. Umut o zaman gitari fark etti.. Demek gitar çaliyordu.. Umut'ta çaliyordu ama su illet hastaliga yakalandigi son 9 aydir, eline gitari almamisti.
- Sen daha yasarken pes etmissin, dostum diye basladi söze Yener.
- Bak hayat savas demektir. Kimi ekmek parasi için savasir, kimi bir parça toprak için, sen yasamak için savasmazsan, bu hastalik seni, sen ölmeden gömer,unutma !! diye bitirdi sözünü.

Umut savasmaktan yorulmustu. Artik su ölüm gelse de alsaydi onu, herkesin ona aciyarak bakmasindan bikmisti. Aldigi ilaçlara bagimli yasamaktan nefret ediyordu. Hayattan buz gibi sogumustu. Sanki bos bir mezar bulsa orada ölümü bekleyecekti, o denli bitmisti.

Yener bunlari düsündü.. Umut'u çok iyi anliyordu. Çünkü 2.5 yil önce kaybettigi kiz arkadasi, cani, kelebegi de ayni Umut gibi gözleri önünde daha ölmeden, ölüp gitmisti. Yener ona yardim edememisti, hem onsuz geçecek yillarini düsünüp kendine acimaktan buna vakit bulamamis, hem de Aysegül'de, kelebeginde tam olarak bu hisleri anlayamamisti.. Çünkü Aysegül ile Yener'in de bir parçasi ölüyordu.. Yener kelebegini kaybediyordu. Aysegül'üne yardim edememisti Yener, ama Umut'a edecekti.. O gün buna karar verdi.. Çünkü umudun gözlerinde ki o sönmüs o isik tanidikti.. Aysegül'ün kilerle ayniydi.
- Bende gitar çaliyorum dedi Umut.. Ama artik pek zamanim olmuyor. Çünkü hayatim yatakta geçiyor.

Yener gitarini aldi,
- Simdi gidiyorum, annenlere söyle gitarini getirsinler. Yarin ugradigim da bir konser veririz ne dersin ?

Umut gülümsedi.. Bu çocugu sevmeye mi baslamisti ne? Gitari ellerine aldilar. Yener öyle neseli parçalar çaliyordu ki, Umut'un yüzü uzun zamandir böyle gülmemisti. Ne tesadüftü ki ikisi de ayni yasta idi. Yener milli bir voleybolcu idi, Umut ise bir basketçi. Ikisi de gitar çaliyordu ama Umut ölüyordu. Bu düsünceyi bir türlü aklindan çikaramiyordu Umut. Gülümsemesi yüzünde dondu kaldi. Yener Umut'un yüzün de yeni yeni parlayan isigin yine sönüp gittigini fark etti.
- Ne zaman çikiyorsun hastaneden diye sordu.
- Yarin. Yazlik evimize gidecegiz.

Sonra tekrar yüzünü gülümseme sardi.
- Sende gelsene.

Umutlarin evi denize bakan güzel bir villa idi. Kayaliklar arasinda ki ev kus bakisi tüm körfezi görüyordu..
Yener:
- Hadi yüzmeye... Umut:
- Ama ben çok halsizim... Yener:
- Evde oturmaya devam edersen daha da halsizleseceksin.
- Haklisin dedi Umut..
Kayalara ulastiklarinda en yüksek kayanin uçunda durdu Yener.
- Sence burasi kaç metredir? dedi.
- Bence 3-4 metre var ve su sig.. dedi Umut.
Yener:
- Ben buradan atlayacagim dedi.
- Saçmalama, çok tehlikeli dedi Umut.

Yener kayalarin uçuna gitti bir iki dakika durdu ve hiç tereddüt etmeden atladi.. Umut'un rengi atmisti kayanin uçuna kostu. Bir iki dakika soluk alamadi ve Yener'in su yüzüne çikip ona el salladigini görünce bulundugu yere çömeldi ve ellerini basinin arasina alip öylece kaldi..

Yener kiyiya çikmis gülerek geliyordu. Umut'a yaklasti.. Nasil atlayisti diye sordu gülerek. Umut cevap vermedi yine:
- Umut ??? dedi..
Umut basini kaldirdi, agliyordu bagirmaya basladi..
- Sen delirdin mi? ölebilirdin....
Yener Umut'a bakti önce sonra elindeki havluyu yere atip üzerine, Umut'un yanina oturdu..

Gördünüz mü? Umut bey, insanin gözlerinin önünde bir sevdiginin ölüme gitmesi ne kadar zormus ? Tamam, sen kendini düsünmüyorsun, peki anneni de mi de düsünmüyorsun? Dostun Yener'i de mi düsünmüyorsun? Varini yogunu sana harcamaya hazir babani da mi düsünmüyorsun ? Gördün mü sevdiginin eridigini görmek ne zormus? Sen ölmeden gömülmeyi, seçmissin ölümden korkma demiyorum ben de atlamadan önce bir iki saniye korktum ama korkunun ilaci üzerine gitmektir korkunun.. Savas bu korku ile üzerine git, daha savasa baslamadan yenilgiyi kabul ediyorsun? Üzülme bana bir sey olmazdi dedi...

Yener saka ile ekledi:
- Yener ölümü bile yener.
Sonra son derece ciddi söyle dedi
- Ve Yener ile Umut bu hastaligi da yenecek... Söz veriyor musun ?

Aglamayi kesmisti Umut, Yener in söylediklerini dikkatle dinliyordu.. Yener bugüne kadar hiç düsünmedigi bir seyi anlamasina yardim etmisti. Onu sevenlerde çok aci çekiyordu. Kendisi ve sevenleri için yasamaliydi.
Yener ayaga kalkti, Umut'a elini uzatti... Kenetlenen bu eller bir illeti, kanseri yenecekti...

O yil yapilan ilik nakli ile umut hayata döndü, ama asil Umut'un hayata dönüs gününü sadece Yener ve Umut biliyordu sicak bir yaz gününde kayalarin üzerinde Umut tekrar dogmustu.

Umut ve Yener dostlugu her yil çig gibi büyüyerek gelisti.. Ta ki geçen sene Yener bir trafik kazasinda son nefesini verene dek.. 43 yasinda ki Umut, onsuzluga alismanin ne zor oldugunu bilerek, ama sevdikleri için hayatin acilarina katlanarak bir yili doldurmustu. Yazlik evlerinin balkonunda yillar önce hayata yeniden dogdugu kayalara bakti.. Ve seslendi:
Yener!!!

Küçük çocuk kosarak geldi.
- Evet, baba...
- Gitar çalmayi ögrenmek istiyorsun, degil mi ?
Çocuk sevinçle bagirdi:
- Eveeeeeeeeet....
- Kos o zaman, yatagimin bas ucunda asili olan Yener amcanin gitarini getir, o gitar bu günden sonra senin gitarin olacak dedi..
Gerçek bir dostla kanser bile yenilebilir...

Gerçek bir dostunuz var ise hayata her an yeniden dogabilirsiniz..

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

111

Wednesday, 31.07.2013, 03:09

Büyü Dükkanı

Uzak diyarlardan birinde bir ülkede, yemyeşil tepelerin arasında, kışın bembeyaz bir kar örtüsü ile, baharda rengarenk kır çiçekleri ile kaplanan bir vadi vardı. Ortasından küçük bir ırmağın geçtiği bu vadi "büyülü vadi" olarak anılırdı. Ona bu adı veren ise, vadideki ilginç bir dükkân ile, bu dükkânda yaşananlardı. Ünü ülkenin dört bir yanına yayılmış olan dükkânın adı "büyü dükkânı" idi.

Büyü dükkânı'nın sahibi, ak saçlı, ak sakallı bir ihtiyardı. Burası, aynı zamanda onun yaşadığı yerdi. Bu nedenle dükkânın dışarıdan görüntüsü, tıpkı bir ev gibiydi. Üç tarafında da yeşil çerçeveli pencerelerin olduğu, tamamı ahşaptan yapılmış olan bu binaya, bir verandadan giriliyordu. İçeri girer girmez, ilginç eşyalarla donanmış oldukça geniş bir oda ile karşılaşıyordunuz. Büyük bir kütüphane, üzerlerinde çok sayıda eşyanın bulunduğu raflar, masa ve konsollar, dükkânın dört bir tarafını kaplıyordu.

Ancak bu kalabalık görüntü içinde çok etkileyici bir düzen göze çarpıyordu. Bütün eşyalar, belli bir estetik içinde duruyor ve bu estetik hiçbir zaman bozulmuyordu.

Büyü dükkânını çevreleyen pencereler, içerdeyken bile günün aydınlığına ve vadinin güzelliğine hakim olmanıza izin veriyordu. Dükkânın içinde, arka taraftaki bölmeye açılan bir kapı vardı. Bu bölmede mutfak, banyo ve yatak odası bulunuyordu. Dükkâna gelen müşteriler, arka tarafa açılan kapıyı daima kapalı görürlerdi.

Her insanın yaşamında çok istediği ancak sahip olamadığı birşeyler vardır ya da sahip olup kaybettiği şeyler. Bazen de sahip olduğu ancak kurtulmak istediği şeyler. İşte bütün bunlar, o ülkede yaşayan insanların bir kısmı için, büyü dükkânına gelme nedeniydi. Bu dükkânda, isteklerinizi sınırlamak zorunda değildiniz. Müşteriler, hayal edebildikleri her şeyi isteme ve alma hakkına sahiptiler. Tabii, bedelini ödedikleri takdirde. Her yerde olduğu gibi bu dükkânda da almak istediğiniz şeyin bir bedeli vardı.

Bu bedelin ne olacağı, dükkân sahibiyle yaptığınız pazarlık sonucunda ortaya çıkardı. Ancak, büyü dükkânında yapılan pazarlıklar, günlük yaşamdakilerden biraz farklı olur ve pek çok müşteriyi şaşırtırdı.

Dükkân sahibi yaşlı adam, her sabah gün ağarırken kalkar, kendine büyük bir fincan kahve yapar ve bir insanın isteyebileceği her şeyin var olduğu dükkânıyla gurur duyarak kahvesini yudumlardı. Kahvenin ardından gelen zevkli bir kahvaltıdan sonra da pencerenin perdelerini sonuna kadar açarak, sallanan koltuğuna oturur ve içeri dolan gün ışığının yardımıyla okumaya başlardı.

Büyü dükkânında satıcı olmak bilgelik isterdi. O güne kadar dükkâna gelen hiçbir müşteriyi geri çevirmemisti dükkân sahibi. Herkes, çok istediği birşeye sahip olmak uğruna onca yolu göze alarak gelir ve mutlaka alabileceği en iyi şeyi almış olarak çıkardı. Ama genellikle aldığı şey, istediği şeyden çok farklı olurdu.

Yaşlı adam ara sıra, okuduğu kitaptan başını kaldırır, yolu gören pencereye bir göz atardı. Sabah dışarı baktığında, yağan karın yolu iyice kapattığını gördü. Bu havada gelen giden olmaz diye düşünüp, hüzünlendi.

Büyü dükkânı, hemen her gün bir müşteri ağırlardı. Ancak, yılda birkaç kere de olsa kimsenin uğramadığı günler olurdu. Yaşlı adam, o günün de bunlardan biri olmasından korktu. Nedense işsizlik içini ürpertmişti. Tam o sırada uzakta bir karartı gördü. Kar beyazının kamaştırdığı gözlerini kırpıştırıp tekrar baktığında, bunun yaklaşmakta olan bir insan olduğunu anladı.

İçini bir sevinç kapladı. Gidip sobasına bir odun attı ve tam pencerenin karşısındaki sallanan koltuğa oturup, müşterisini beklemeye koyuldu.

Kış mevsiminin bu soğuk gününde epeyce üşümüş, yorgun düşmüş olmalıydı. Kapının önüne gelinceye kadar, gözlerini hiç ayırmadan izledi onu. İyice kulak kabarttı. Üç basamakla çıkılan, ahşap zeminli verandadaki ayak seslerini ve onlara eşlik eden gıcırtıyı duymaktan çok hoşlanırdı.Beklediği kişinin ayak sesleri, ikinci basamakta kesilirdi. Müşteri çalmadan, kapıyı açmamayı prensip edinmişti yaşlı adam. Çünkü, hemen herkes o kapının önünde durup, bir kez daha düşünürdü.

Kapıyı çalmaktan vazgeçip dönenler, az da olsa olmuştu. O gün de aynı şeyi yaptı. Sonunda kapı çalındı. Açtığında, karşısında soğuktan kızarmış elleriyle atkısını çıkarmaya çalışan bir erkek gördü. "İyi sabahlar, girebilir miyim?" diye sordu müşteri.

Dükkân sahibi, müşterisini içeri aldıktan sonra, ısınması için ona bir kahve ikram etti. Sessizce kahvesini içerken etrafı seyreden adam, karşısında oturan yaşlı satıcının ikna edilmesi pek güç olmayan biri olduğunu düşündü. Herhalde o da müşterisini anlar, onun haklı isteğini geri çevirmek istemezdi. Acaba büyü dükkânından çıkarken istediği gibi bir alışveriş yapmış olacak mıydı?

Bir süre söze nasıl başlayacağını bilemedi. Belki de dükkân sahibinin birşeyler söylemesi gerekirdi. Ancak karşısında sabırlı bir ifade ile müşterisinin gözlerinin içine bakarak oturan satıcının, alışverişi başlatmaya niyetli olmadığını anladı. Bu sabırlı bekleyiş, onda hem cesaret hem de yumuşak bir etki oluşturdu. Anlaşılan, başlangıç sözleri kendisinden bekleniyordu.

Sonunda, fazla düşünmeden aklından ilk geçeni söyleyiverdi;

"Ününüzü duyunca çok uzaklardan kalkıp geldim buraya. İstediğim şeyi, bir tek sizin dükkânınızda bulabileceğimi söylediler. Karşılığında ne isterseniz vermeye hazırım."

"İstediğiniz şeyin ne olduğunu öğrenebilir miyim?"

"Bakın, ben elli beş yaşındayım. Yani yolun yarısını geçeli çok oldu. Söylemeye dilim varmıyor ama yolun sonuna yaklaştım galiba. Bu gerçeğe tahammülüm yok. Ben bugüne kadar ki hayatımı geri istiyorum. Mümkün mü?"

"Elbette mümkün. Biliyorsunuz, dükkânımda her şey mevcut. Ancak tam olarak ne istediğinizi anlayabilmem için, bana geri istediğiniz hayatınızı biraz anlatabilir misiniz?"

Dükkân sahibinin sorduğu soru, müşteriyi iç dünyasına döndürmüştü. Gözünün önünden geçen sahnelerin kendi yaşamına ait olduğunu kabul etmek için kendini zorluyordu. Bütün görüntüler, bir kargaşa ve telaş içinde birbirlerine karışarak geçip gittiler ve geride yalnızca ıssız bir hüzün bıraktılar.

Hüznünün yüzüne yansımasına engel olamayan müşteri, yaşlı satıcının sorusu karşısında ancak şunları söyleyebildi;

"Geçmiş yaşamımda birçok hata yaptım. Bunlar için pişmanlık duyuyorum. Yanlış kararlar verdim, kayıplara uğradım. Zamanı hovardaca harcadım. Bir gün bir de baktım ki, hayat yanımdan geçip gidiyor. Paniğe kapıldım ve bir çare aramaya başladım. Dostlarımla konuşmayı denedim. Beni teselli edip derdimi unutturmaya çalışanlar da oldu, yardım etmeye çalışanlar da. Ama hiçbiri kâr etmedi. Kendimi çok mutsuz hissediyordum. Derken, bir gün birisi bana sizden ve büyü dükkânından söz etti. Bunu duyar duymaz sanki içimde bir ışık yandı. Büyük bir umutla hemen yollara düşüp size geldim. Kendimi çok çaresiz hissediyorum. Lütfen elli beş yılımı bana geri verin."

"Yani, siz pişmanlık duyduğunuz hayatınızı yeniden yaşamak mı istiyorsunuz?"

"Elbette hayır. Söylemek istediğim bu değil. Ben yalnızca kaybettiğim yıllarımı geri istiyorum. Eğer bir şansım daha olursa aynı hataları tekrarlamayacağım."

"Herhalde bunu çok istiyorsunuz."

"Evet, hem de her şeyimi verecek kadar."

"Peki, benim size vereceğim elli beş yılın karşılığında siz bana ne verebilirsiniz?"

"Ne isterseniz?"

"Sanki bunun için her şeyden vazgeçmeye hazır gibisiniz."

"Hiç kuşkunuz olmasın. Şu anda sahip olduğum her şeyden vazgeçebilirim. Yeter ki geride bıraktığım yıllarımı bana geri verin."

Yaşlı adam, ellerini sakallarında dolaştırırken, kendini sallanan koltuğunun devinimlerine bırakmıştı. Bir süre düşündü. Müşterisinin, sabırsızlıkla, pazarlığın bitmesini beklediğinden emindi. Büyü dükkânına gelen kişiler, genellikle bir an önce istediklerini alıp gitmek için acele ederlerdi. Bu nedenle, yaşlı adam, pazarlığın başındaki düşünce yolculuklarında yalnız kalırdı. Şu anda da, sessizliğin yalnızca kendi işine yaradığını biliyordu.

Koltuğu ile birlikte öne doğru eğilerek müşterisinin gözlerinin içine baktı ve ağır ağır konuşmaya başladı;

"Beyefendi, her ne kadar siz elli beş yıl karşılığında bana her şeyinizi vermeye hazır olsanız da, ben sizden bir tek şey isteyecegim."

"Dileyin benden ne dilerseniz."

"Belleğinizi..."

"Anlamadım?"

"Belleğinizi dedim. Elli beş yılın yaşantısını içinde barındıran belleğinizi istiyorum."

"Ah evet anladım. İlginç bir bedel. Kabul ediyorum. Tamam alın belleğimi."

"Emin misiniz?"

"Neden olmayayım? Elli beş yıl kazanacağım."

"Belleğinizi, içindeki her şeyle birlikte bu dükkânda bırakıp gideceksiniz. Elli beş yılın tek bir anını hatırlamayacaksınız, buraya neden geldiğinizi bile."

"Daha iyi ya. Her şeye yeniden başlayacağım. Zaten geçmişi hatırlamak istemiyorum ki."

"O halde, korkarım elli beş yıl sonra buraya tekrar gelirsiniz. Tabii o zaman benim yerime bir başkası size yardımcı olur."

"Hayır hayır. Emin olun ki, şu dakika belleğimi size bırakıp elli beş yılımı geri alacağım ve dükkânınızı bir daha dönmemek üzere terk edeceğim. Ve yine söz veriyorum, şu ana kadar yaptığım hataların hiçbirini tekrar etmeyeceğim."

"İsterseniz başka sözler vermeyin. Çünkü, az sonra, belleğinizle birlikte bütün hepsini burada bırakıp gideceksiniz."

Yaşlı adamın son sözleri, müşterinin duraklamasına neden olmuştu. Bu sözlerin anlamını kavrayabilmek için birkaç saniye düşünmek zorunda kaldı.

"Nasıl yani? Buradan çıktığımda hiçbir şey hatırlamayacak mıyım? Sizinle konuştuklarimızı bile, öyle mi?"

".................................."

"Yani hiçbir şeyi mi? Buraya neden geldiğimi, sizin kim olduğunuzu ve hatta..."

"Ne yazık ki!"

Yaşlı adam, şu anda pazarlığın sonuna geldiklerini hissediyordu. Karşısında oturan müşterinin yüzünde gördüğü aydınlanma, pazarlık sahnelerinin en hoşlandığı görüntüsüydü. Son sözleri müşterisinin söylemesini istediği için bir süre sessiz kaldı ve bekledi. Bu seferki sessizliğin, müşterisinin işine yaradığından emindi. Onun aydınlanan yüzünün ortasında parlayan gözbebekleri, yaşlı satıcı için, sessizliğin içinden çıkacak sesli bir coşkunun habercisi gibiydi.

Gerçekten de, konuşmaya başlayan müşterisi onu yanıltmadı;

"Sanırım ne demek istediğinizi şimdi anlıyorum. Eğer elli beş yılın bedeli bu ise, pes ediyorum. Belleğimden vazgeçemem. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Bir kadının, çok istediği bir tokayı, saçları karşılığında satın almasına. Çok ilginç bir insansınız. Bana, büyü dükkanından almak istediğimden çok farklı birşeyle çıkacağımı söylemişlerdi de inanmamıştım. Ben, bugüne kadar ki yaşamımı almak için gelmiştim, ancak bugünden sonraki yaşamımı alıp gidiyorum. Size teşekkür ederim."

"Birşey değil. Güzel bir pazarlıktı. Hoşçakalın."

Yaşlı adam, müşterisini gözden kaybolana dek gülümseyene dek izlerken, aklından Santayana'nın bir sözü geçiyordu:


"Geçmişi hatırlamayanlar, onu bir kez daha yaşamak zorunda kalırlar."

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

112

Wednesday, 31.07.2013, 03:11

Kavanozdaki Taşlar

Zamanın iyi ve üretken olarak kullanımı konusunda zaman zaman kurslar düzenleniyor. İşte bu kurslardan birinde zaman kullanma uzmanı öğretmen, çoğu hızlı mesleklerde çalışan öğrencilerine "Hadi, küçük bir deney yapalım" demiş.


Masanın üzerine kocaman bir kavanoz koymuş. Sonra bir torbadan irice kaya parçaları çıkarmış, dikkatle üst üste koyarak kavanozun içine yerleştirmiş. Kavanozda taş parçası için yer kalmayınca sormuş: "Kavanoz doldu mu?"

Sınıftaki herkes, "Evet, doldu" yanıtını vermiş.

"Demek doldu ha" demiş hoca. Hemen eğilip bir kova küçük çakıl taşı çıkartmış, kavanozun tepesine dökmüş, kavanozu elip alıp sallamış, küçük parçalar büyük taşların sağına soluna yerleşmişler.. Yeniden sormuş öğrencilerine: "Kavanoz doldu mu?"

İşin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmiş olan öğrenciler "Hayır, tam da dolmuş sayılmaz" demişler. "Aferin" demiş zaman kullanım hocası. Masanın altında bu kez de bir kova dolusu kum çıkartmış. Kumu kaya parçaları ve küçük taşların arasındaki bölgeler tümüyle doluncaya kadar dökmüş. Ve sormuş yeniden: "Kavanoz doldu mu?"

"Hayır dolmadı" diye bağırmış öğrenciler. Yine "Aferin" demiş hoca. Bir sürahi su çıkarıp kavanozun içine dökmeye başlamış. Sormuş sonra.. "Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkardınız?" Atılgan bir öğrenci hemen fırlamış: "Şu dersi çıkarttık. Günlük iş programınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman yeni işler için zaman bulabilirsiniz."

"O da doğru ama" demiş zaman kullanma hocası.. "Çıkartılması gereken asıl ders şu;
Eğer büyük taş parçalarını baştan kavanoza koymazsanız daha sonra asla koyamazsınız."

Ve ardından herkesin kendi kendisine sorması gereken soruyu sormuş:
“Hayatınızdaki büyük taş parçaları hangileri? Onları ilk iş olarak kavanoza koyuyor musunuz? Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup büyük parçaları dışarda mı bırakıyorsunuz?"

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

113

Wednesday, 31.07.2013, 03:15

Çanta [/b

Genc yonetmen yeni filmi icin yuzu duzgun, kamera karsisinda rahat, dus gucu geliskin bir kadin oyuncu ariyordu.Gazeteye ilan vererek adayları davet etmisti. Gun boyu pes pese girdigi mulakatlardan yorgundu.

O, kendine yeni bir kahve koyarken, siradaki oyuncu adayini iceri aldilar. Alimli genc kiz, yuzunde merakli bir tebessumle deneme kamerasinin karsisına oturdu ve yonetmenle sohbete basladi. Adi Emile Muller'di.

Kisa hasbihalden sonra yonetmen degisik bir sey denemis olmak icin "Cantanizi acip bana icindekileri birer birer anlatir misiniz?" dedi. Genc kiz arkadaki cantaya uzandi. Fermuvarini acti.

Once eline gelen iri kirmizi elmayı cikarıp anlatti:
"Bu elmayi sabah tezgah basinda meyvelerini parlatirken gordugum manav hediye etti. Cok istahli bakmis olmaliyim." Sonra bir kitap cikardi. Henuz kitabın ilk sayfalarında oldugunu ve okudugu satirlardan cok etkilendigini anlattı. Romanin bas kahramaninin dalaverelerinden soz etti.

Ardından bir gazete cikardi:
Is araniyor ilanini orada okumustu. Listede, basvuracagi baska isler de vardi. Sonra makyaj cantasi, ajandasi ve not defteri...

Yonetmen, bu sonuncudan rasgele bir sayfa cevirip okumasini isteyince defteri acip mahcup bir edayla okudu genc kiz...

Ozel duygulardi okuduklari... Derken cantanın gizli bolmesine atti elini... Oradan iki fotograf cikardi. Biri uyuyan genc bir adam fotografiydi:
"Sevgilim" diye açıkladı:
"Fotograf cektirmeyi hic sevmez de... Ancak uykudayken cekebiliyorum fotografini..."

İkinci fotografin annesinin evlenmeden onceki hali oldugunu soyledi. O halini simdikinden daha cok seviyordu. Genc kizin, cantadan cikarip buyuk dogaliıkla anlattıgi her bir nesne, bir yapbozun parcalari gibi onun hayatindan kesitler sunuyordu.

* * *

Bu oyun, 15 dakika kadar surdu. Sonunda yonetmen Emile'e tesekkur etti. Cikarken kapidaki gorevliye telefonunu birakmasini soyledi. "Arkadaslar gelecek hafta sizi arar" dedi. Emile çıkarken, yönetmenin asistanı girdi içeri... Disarida bekleyen daha pek cok aday vardi. Yonetmen gerindi. Kisa bir mola vermek istedigini soyledi. Hala aradigini bulamamisti.

Yeni bir kahve doldururken karsisindaki sandalyeye asili cantaya ilisti gozu.. Biraz once icindekilerin birer birer anlatıldığı cantaydı bu... Telasla asistanini uyardi:

"Giden kız cantasini unutmus, hemen kosup yetistirsene..." Asistan kiz sandalyeye bakti ve "Yoo... O benim cantam" dedi.
Yonetmen, koltugundan ok gibi firlayiıp kapıya segirtti. Aradıgı oyuncuyu bulmustu.

* * *

20 dakikalık bu siyah - beyaz Fransiz filmini gecen hafta, 10. Avrupa Filmleri Festivali'nde izledim.

Kısa filmin adı, filmdeki kizin adiydi: "Emile Muller"

Yonetmeni:
Yvon Marciano...

Konusu:
"Hicbir guc, dus gucu kadar guclu degildir."

Can Dundar

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

114

Wednesday, 31.07.2013, 03:17

Ustalık Bedeli

Bir fabrikada imalat hattindaki cok önemli olan ana makinalardan biri arizalaninca fabrikadaki tüm üretim de durdu. Mevcut teknisyenler makineyi calistirmak icin cok ugrastilar, ancak ne yaptilarsa nafile, bir türlü basaramadilar.

Sonunda disaridan uzman cagirdıiar. Uzman gelip makineyi inceledi. Durumuna baktı. Sonra cantasından bir çekiç çıkardı.

Elinde çekiçle makineye yaklaştı. Makinenin belli bir noktasına elindeki çekiçle dikkatlice sert bir vuruş yaptı. Makine hemen çalışmaya başladı ve hiçbir arıza olmamış gibi devam etti.

Fabrika tekrar harekete geçti. Uzman fabrikadan ayrıldıktan iki gün sonra faturasını gönderdi :
"Hizmet bedeli karşılığı 1.000 USD (bin dolar)"

Fabrika müdürü bu faturaya cok kizdi. Tepesi attı ve bir cekic darbesi icin bin dolari çok buldu. Uzmandan ayrıntılı fatura göndermesini istedi. Uzmandan bir gün sonra asagidaki ayrintili fatura geldi :

Makineye cekicle vurma bedeli.............. 1 $
Nereye vuracagini bilme bedeli............... 999 $ Toplam................................................ 1.000 $

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

115

Wednesday, 31.07.2013, 03:18

Yaşlı Aktar

"Bir gelin kaynanasiyla hiç geçinemiyor. Aralari o kadar kotu ki gelin aktara gidip durumu anlatiyor: 'Onu mutlaka zehirlemeliyim ama bana oyle bir zehir ver ki, kimse fark etmesin'

Yasli aktar geline bir toz vermis. 'Bunu her gun yemegine çok az karistir, fakat arani çok duzgun tut, gulumse, iyi davran ki kimse senden suphelenmesin' demis. Kizgin gelin kaynanasinin her yemegine muntazam o beyaz tozdan karistirip, bir ay omru kalan kaynanasina çok iyi davranmaya baslamis.

Aradan bir ay geçince tekrar aktara gelmis gelin: 'Bu zehrin panzehirini istiyorum. Zehirledigimi anlamasin diye kayinvalideme farkli davranmaya, gulumsemeye ve saygi gostermeye basladim. Bu sefer onun da bana tavri degisti, çok iyi bir insan oldu. Simdi benim en iyi dostum. Onun olmesine musaade edemem.' Yasli aktar cevap vermis: 'Panzehire ihtiyaç yok. Sana verdigim zehir sadece tuzdu. O bir parça tuz, bugune kadar kaç insanin arasini duzeltti anlatamam."

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

116

Wednesday, 31.07.2013, 03:19

Bir Taksi Yolculuğu

Yirmi yıl önce geçimimi taksicilik yaparak kazanıyordum. Bir keresinde, saat sabaha karşı 02.30'da bir yolcu aldım; adrese vardığımda, giriş katındaki bir pencerede görülen tek ışığın dışında bütün bina kapkaranlıktı. Bu şartlar altında, çoğu taksi şoförü bir iki sefer korna çalar, bir dakika bekler, sonra çeker giderdi.

Fakat ben, taşıma aracı olarak yalnızca taksiye bağlı pek çok fakir insanla karşılaşmıştım. Eğer etrafta tehlike kokusu yoksa, her zaman kapıya giderdim. Bu yolcu belki de benim yardımıma ihtiyaç duyacak biridir, diye düşünürdüm kendi kendime.

Onun için kapıya gittim ve çaldım, "Bir dakika", diye yanıt verdi zayıf, yaşlıca bir ses. Yerde birşeyin sürükleyerek çekildiğini duyabiliyordum.

Uzun bir aradan sonra, kapı açıldı. Önümde 80'li yaşlarında, ufak tefek bir hanım duruyordu. Sanki 1940'ların filmlerinden çıkmışçasına, emprime bir elbise giymişti ve başına da ön tarafına tül tutturulmuş yuvarlak bir şapka takmıştı.

Yanında küçük, plastikten bir valiz vardı. Daire sanki içinde yıllardır hiç yaşanmamış gibi bir görünüme sahipti. Bütün eşyalar çarşaflarla örtülüydü. Duvarlarda saat, süs eşyası ya da tezgahın üzerinde kap-kaçak yoktu. Köşede, içi fotoğraf ve cam bardaklarla doldurulmuş bir karton kutu duruyordu.

"Çantamı arabaya kadar taşır mıydınız?" dedi. Valizi arabaya götürdüm, sonra kadına yardım etmek üzere döndüm. Koluma girdi ve yavaşça arabaya yürüdük. Nezaketimden ötürü teşekkür edip duruyordu. "Bir şey değil", dedim ona. "Ben yalnızca anneme nasıl davranılmasını istiyorsam yolcularıma o şekilde davranmaya gayret ediyorum."

"Ah, ne kadar iyi bir çocuksun sen," dedi. Arabaya bindiğimizde, bana adresi verdi, sonra, "Şehrin içinden gitmemiz mümkün mü?" diye sordu.

"Orası kestirme değil," diye cevap verdim hemen.

"Benim için fark etmez," dedi. "Acelem yok. Güçsüzler yurduna gidiyorum."

Dikiz aynasından baktım. Gözleri parlıyordu. "Ailemden kimse kalmadı," diye sözünü sürdürdü. "Doktor çok fazla zamanım kalmadığını söylüyor."

Yavaşça uzanıp taksimetreyi kapattım.

"Hangi yoldan gitmemi arzu edersiniz?" diye sordum.

Ondan sonraki iki saat boyunca şehirde dolaştık. Bana bir zamanlar, asansör işletmeni olarak çalıştığı binayı gösterdi. Yeni evlendiklerinde kocasıyla birlikte oturdukları mahallede gezindik. Arabayı, genç kızlığında dansa gittiği bir zamanlar balo salonu olan mobilya ambarının önünde durdurmamı istedi.

Arada bir belirli bir binanın veya bir köşenin önünden geçerken yavaşlamamı rica edip, gözlerini karanlığa içine dikerek, hiç bir şey söylemeden öylece oturup baktı.

Güneşin ilk ışıkları ufukta belirmeye başlamıştı ki, birden "Yoruldum. Gidelim artık," dedi.

Sessizlik içinde bana vermiş olduğu adrese gittik. Sütunlu girişi olan alçak bir binaydı, hastaların iyileşmek için gittiği sağlık evlerine benziyordu.

Araba durur durmaz, iki hademe çıkarak yanımıza geldi. Merak ve dikkatle kadının her hareketini izliyorlardı. Onu bekliyor olmalıydılar. Bagajı açarak küçük valizini kapıya götürdüm. Kadın tekerlikli iskemleye oturtulmuştu bile.

"Borcum ne kadar?" diye sordu, çantasına uzanarak.

"Borcunuz yok," dedim.

"Geçiminizi sağlamanız gerek," diye cevap verdi.

"Başka yolcular var," dedim. Neredeyse hiç düşünmeden eğildim ve onu kucakladım. Bana sımsıkı sarıldı.

"Yaşlı bir kadına küçük bir mutluluk yaşattınız," dedi. "Teşekkür ederim."

Elini sıktım, sonra loş sabah ışıklarının içine yürüdüm. Arkamda bir kapı kapandı. Bir hayatın kapanış sesiydi bu.

O vardiyamda artık hiç müşteri almadım. Amaçsızca, düşüncelerimde kaybolmuş dolaştım. Günün geri kalan kısmında hemen hiç konuşamadım. Ya o kadıncağız öfkeli bir şoföre ya da vardiyasını bitirmek için acele eden bir şoföre rast gelseydi? Ya ben yolculuğu reddetseydim veya bir kere korna çalıp sonra da çekip gitseydim?

Şöyle bir yeniden gözden geçirdiğimde, aklıma hayatımda bundan daha önemli yaptığım bir şey gelmedi.

Hayatımızın önemli anların etrafında geliştiğini düşünmeye şartlanmışızdır. Fakat önemli anlar bizi genellikle habersiz yakalar --- başkalarının önemsiz sayabileceği bir biçimde güzelce paketlenmiş olarak.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

117

Wednesday, 31.07.2013, 03:21

Tebessüm

Küçük kız hüzünlü bir yabancıya gülümsedi… Bu gülümseme adamın kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu. Bu hava içinde, yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı. Hemen bir not yazdı ve ona yolladı.

Arkadaşı bu nottan o kadar keyiflendi ki, her öğlen yemek yediği lokantada garson kadına yüklü bir bahşiş verdi. Garson kadın ilk defa böyle yüklü bir bahşiş alıyordu.

Akşam eve giderken aldığı paranın bir kısmını her zaman köşe başında oturan fakir adamın şapkasına bıraktı. Adam o kadar minnettar oldu ki… İki gündür boğazından bir lokma geçmemişti.

Karnını doyurduktan sonra, bir apartman bodrumundaki tek göz odasının yolunu ıslık çalarak tuttu. Öyle neşeliydi ki bir saçak altında titreyen köpek yavrusunu görünce kucağına alıverdi.

Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu. Sıcak odada sabaha kadar koşturdu.

Gece yarısından sonra apartmanı dumanlar sardı. Dumanı koklayan köpek öyle bir havlamaya başladı ki, önce fakir adam uyandı sonra bütün apartman halkı… Anneler babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayarak ölümden kurtardılar

Bütün bunların hepsi tek kuruşluk maliyeti olmayan bir tebessümün sonucu idi…

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

118

Wednesday, 31.07.2013, 03:22

Cesaretin Bittiği Yer

Bir Hint masalina gore, kedi korkusundan devamli endise içinde yasayan bir fare vardir.

Büyücünün biri fareye acir ve onu bir kediye dönüstürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacagi yerde bu kez de köpekten korkmaya baslar.

Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüstürür. Kaplan olan fare, sevinecegi yerde avcidan korkmaya baslar.

Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsin farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu eski haline döndürür.

Ve der ki,

"Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüregi var. O yüzden ben sana yardim edemem."

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

119

Wednesday, 31.07.2013, 03:26

Beni sever misin?

Iceri girer girmez neseyle bagirdi:
- Anne biliyor musun bugun yuvada ne oldu?

- Gormuyor musun ? Telefonla konusuyorum.

Hic kimsenin sevdigi sey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babasi arabayi seviyordu. Hersey erteleniyordu telefon ve araba sozkonusu oldugunda... Bir de eve misafir gelecek oldu mu kendisine hic yer kalmiyordu. Nerelere gitsindi?

Annesi kapatti telefonu. Mutfaktan tencere sesleri geliyordu. Kosarak yanina gitti:
-Sana yardim edeyim mi ? dedi en sevimli halini takinarak, Annesi manali manali bakti:
-Hayirdir. Bir yaramazlik filan ? Bak bir de seninle ugrasmayayim. Cok yorgunum zaten.

Yorgunluk nasil birseydi ? Bazen elinde oyuncagiyla uykuya daldiginda anneannesi oyuncagi yavasca elinden alir :
-Nasil yorulmus yavrucak. Uykunun gul kokulu kollari sarsin seni, diyerek alnina bir opucuk konduruverirdi.

Yorgunluk gul kokulu bir uykuya dalmaksa eger, neden annesi kendisiyle boyle kizgin kızgin konusuyordu.

-Annecigim yoruldugun zaman gul kokulu uykulara dalarsin. Anneannem oyle soyluyor.

-Uykuya dalayim da gul kokulari kusur kalsin.Yorgunluktan oluyorum.

Bu kelimeden nefret ediyordu."Yorgunum, Yorgun oldugumdan, Boyle yorgun, yorgunken"
-Annecigim sen yorulma, diye...

-Yemekte konusuruz cocugum.Bankada isler yetismedi. Baban gelene kadar bunlari bitirmem lazim.Hadi sen oyna biraz.

Hani siz yoruluyorsunuz ya...Eeee....Bende oynamaktan yoruluyorum. Ne yapayim bilmem???...

Yapilmamasi gerekenleri biliyordu da buyukler, yapilmasi gerekenleri hic bilmiyorlardi. IsIklar sondu birden. Annesi ofkeyle soylenmeye basladi.

-Mum da yok !! diye diye karistirdi dolaplari el yordamiyla. Cocuk sirtustu yatip, anneannesinin koyunu dusundu. Gaz lambasinin isiginda deli tavsan masalini anlatisini.

Deli tavsanin duvardaki aksini getirdi gozlerinin onune. Anneannesi gibi iki ellerini birlestirip isaret parmaklarini yukari kaldirarak tavsan kafasi yapti. ''Bak deli tavsan'' diyerek parmaklarini oynatti. Yoldan gecen arabalarin farlari duvardaki tavsana yol acti. Tavsan alabildigine hur dolasti sagda solda.

Otlarla kuslarla konustu. Sonra yorgun dustu. Duvardaki goruntu minik avuclarin acilmasiyla kayboldu. Kolu yavasca kanepeden asagi sarkti. Neden sonra isIklar geldi.

Kadin cocugun hic konusmadigini akil etti. Birden kanepeye kostu. Kucucuk dizlerini karnina dogru cekerek uykuya dalmisti. Masanin ustundeki dosyalara bakti igrenerek. Dindirilmez bir pismanlik doldurdu icini.

Uyandirmaktan korka korka kucuk alnina bir opucuk kondurdu. Cocuk sanki bir ipucu bekliyormuscasina aralanan gozleriyle mirildandi;

- Isin bitince beni sever misin anne? dedi.

Kadin, sevilmek icin randevu alan cocuguna bakarak sabaha kadar agladi .

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

120

Wednesday, 31.07.2013, 03:29

Karga ile Leylek

Bir gün, bir bilge, kendi türleriyle uçmayı reddeden iki ayrı cins kuşa rastlar yol kenarında. Hayli merak eder bu iki farklı yaratığın nasıl olup da kendi aileleriyle, ait oldukları yerlerde yaşamak istemediklerini, nasıl olup da bir ´yabancı´yı kendi kardeşlerine yeğlediklerini. Biri karga, biri leylek...

... O kadar farklıdır ki kuşlar ihtimal veremez birbirlerini sevdiklerine, türdeşleriyle değil de birbirleriyle uçmayı yeğlediklerine. Öyle ya, karga dediğin kargalarla uçmalıdır, leylek dediğinse leyleklerle. Yaklaşır ve merakla inceler kuşları. Ta ki her ikisinin de topal olduğunu keşfedinceye kadar.

O zaman anlar ki, birlikte kaçar, birlikte uçar, birlikte yaşarlar beklenenlerin yanında tutunamayanlar.O zaman anlar ki, sahip oldukları değil, sahip olmadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan. Topal kuşlar birbirlerinin ´arıza´larını bilir ve sömürmek ya da örtmek yerine kabullenirler öylesine.

En sahici dostluklar ortak varlıklar üzerine değil, ortak yoksunluklar üzerine kurulanlardır. Aynı şekilde zengin, aynı şekilde mesut olanların ortak paydaları sabun köpüğü gibidir uçar, söner. Ortak acı, ortak hüzün, ortak pürüzdür esas yakınlaştıran,yaklaştıran.

Benzer konular