Çarmıha Gerilen Aşık Adam
Bana dediler ki sevdiğin yüzünden deli oldun.
Onlara dedim ki; “Aşk delilerde olan cinnetten daha büyük bir şeydir. Zira aşk sahibi ebediyyen kendine gelmez. Deli ise ancak sınırlı bir zaman (ölene kadar) deliliğe düşmüştür.
Gönlü bir kuşluk vakti kadar sessiz, sakin ve terk edilmiş…
Aldığı bu emanetin yerinde kanayan bir azap, uçsuz bucaksız bir elem izi var…
Ah şu kelimelerle teslim edemediği gözü yaşlı kimsesizliği… Huzurlu bir Ramazan akşamının gölgesinde, bir iftar sofrasına boynu bükük, boğazında yarım kalan bir hıçkırıkla bir lokma ekmeğini bir başına yiyip, ab-ı hayatını bir başına hamd ile yudumlayan bir kimse kadar kimsesiz, öksüz, yetim… Ve böyle dillendirdi; şu harfsiz, hecesiz, sessiz, soluksuz kimsesizliği…
Örtüsünü, gecenin zifirî karanlığında usulca soyunan dolunay kadar aydınlık ve parlaktı gönül ayinesi. Öylesi engin keder denizlerinden beslenen bu gönül nasıl oluyor da böylesi elemlerin içinde mahi bakışlara hakimdi? Düşündü… Düşündü ve tüm düşlerin içinde bir garip huzurun koynuna düştü…
Yüreğinin misk-ü amber rayihâli bostanlarına, bir dem derman bulur umuduyla 'sevgi' adlı nazenin goncayı ekmek istedi, aşktan önce, aşıklıktan önce…Oysa akıp geçen zamanın gölgesinde, buhurdanlıkların eşiğinde 'aşk' adlı çileye çoktan düşmüştü, aşk adlı celladın elinden dar mezarlara çoktan gömülmüştü…
Öyle ya cesur bir çocuğu hangi el sevmekten, yanmaktan, aşk rengine boyanmaktan ırak kılabilirdi ki?
Oysa ki dilediği Hakk'ın huzurundan, gözyaşıyla murad ettiği bir yudumcuk su saflığında bir aşktı, sevdaydı, sevgiyle oynaşan kıvrak bir muhabbetti… Bilemedi o dem aşk adlı üçgenin, hüzün, gadr ve elem köşelerinden müteşekkil olduğunu… Ve gece rengine karışınca ruhu, işte ilk o zaman anladı arzu ettiğinin , dua dua kuşanıp, yüreklendiği bu duygunun aslında aşk olmadığını… “Öyle ya insan vecd ve feryada, dayanılmaz bir isyana talip olur muydu bile bile” dedi kendi kendine usulca… Kim kendini bile bile bu uçsuz bucaksız cehennemlerin eşiğine itebilirdi?”
Aşıklığın acısında o an adı mecnunlara çıktı… Bir çıktı; bir kat daha çıktı adı delilik merdivenlerini bir bir, mertebesi yükseldi, aşıklığa yaklaştıkça adı biraz daha, işte bu hep ötekilerinin yüzündendi, ötekilerinin elindendi bu delilik dedikleri…
Hasta dediler; yorgun, donuk bakışlı, hissiz de dediler O'na… Ve bir nebze şıfa bulsun diye, nice maharetli, becerikli kahinlerden deva dilediler O'nun bu sükutsüz, sözsüz, sessiz kalan derdine, haline … Lakin O; “Derdi Hakk'tan dileyenin dermanı devası yine Hakk nazarında saklıdır” deyip içini eriten tüm kederlerini sundu Hakk'ın avuçlarına…
“Gören gözüm, işiten kulağım, tutan elim ve en güzeli aşktan titreyen, üşüyen yüreğim ol!” diye dualar sunarken Hakk olan Hakikate , bir damla gözyaşı, bir ufacık rahmet olup döküldü O'nun bu duası gönül gözünden, gönül diline…
Tek pencereli, loş ışıklı köhne odasından , kainata sığmayacak kadar hududsuz bir duyguyu tadıyor olmaktan, anlamsız bir tereddüt duydu ilk defa… Arafta kalmışçasına nâçar bir hâl; sınırsız bir varlığın içinde , bir zerre misali yokluğu yeniden yaşamak, bu havayı tek solukta çekmek ta ciğerlerine…
Yoklukta bulduğu,varlıkta yitirdiği bir ömrün en orta yerinde olmak ne acıydı oysa…
Gökkubbeden avuçlarına biriktirdiği, adı “hiçbir şey” olan nimetle öylesine fakirken, toprağın yedi kat altından eza ve cefayla büyüttüğü adı “her şey” olan bir duyguyla, herkesten daha zengindi.
Yoklukla varlık arasındaki sarkaçta asılı kalan; adı konmamış, şansız şöhretsiz, yüzü soluk, fakir ama zengin adam… Hangi asrını yaşamaktasın bu hayatın, bu hayatın hangi zaman diliminin keşfindesin!
Şehrin gösterişli kıvrak bedenini, ve ışıklı yüzünü, caddelerin ayakları kaydıran bu koşuşturmacasını ve hep meşgul görünen bir meçhulun ardından koşan şu insanların bir hiçlikle tanımlanan fuzulî ve ruhsuz meşgalelerini seyre daldı…
“Bu asrı ve bu hayatı bağrına basamayan zavallı adam” dedi kendi kendine buğulu bir sessizlikle; “İtibari olmayan bir hengamenin içinde aşk denen derin bir duygunun baş döndürücü güzelliğinde nasıl da öksüzsün! Avuçlarında henüz toprağına serpilmemiş bir aşk , gözlerinde bir yudum rahmet, yüreğinde bu duygudan yansıyan hilm ve rifk ile bambaşka mülayemettesin… Her şeyden öte, herkesten öte…”
Selamı esirgeyen bir şehirde mat, donuk bir çehreden ibaret olmak…
Mutluluğun karşılık bulmadığı bir çehrede anlamsız, yarım kalmış kırık bir tebessüm olmak…
Ülkeler arası insan kalabalığında yapayalnız olmak…
Düşlediğin hayalin rüyasından katı bir irkilmeyle uyandırılmak sevmekten öte, sevgiden, aiktan öte…
Ne acı, ne hazin bir öykü bu işittiğim…
Tüm bu duyguları yaşarken küçücük dünyasında; aslında zatı olmayan, gözlerine resmi hiç çizilmemiş o güzele, bu duyguyu bu hüznü şiddetle ruhuna yaşatan o çehresi müphem karaktere, binlerce kez şükranlarını sundu, ılık bir gözyaşıyla…