Giriş yapmadınız.

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

61

Sunday, 27.09.2015, 17:27



Binbir gece-Şehriyarla Şehrazat


Bir zamanlar Fars diyarının Şehriyar isminde bir hükümdarı varmış. Şehriyar, Hindistan'dan Çin'e kadar uzanan bütün toprakların kralıymış. Ama bunca güç, bunca kudret bir gün karısının kendisini aldatmasının önüne geçememiş. Başına gelen acı olay yüzünden deliye dönen Şehriyar, artık bütün kadınların nankör ve sadakatsiz olduğuna inanmaya başlamış. Önce karısını öldürtmüş. Ardından da vezirine, kendisine her gece başka bir kadın getirmesini emretmiş. Her gece yatağına yeni bir gelin alan Şehriyar, geceyi geçirdikten sonra tan vakti kadınları öldürtüyormuş. Çünkü artık yatağına aldığı hiçbir kadının gün yüzü görmesini istemiyormuş. Bu durum yıllarca böyle devam etmiş. Fars diyarın ın genç kızları kan ağlamakta, Kral Şehriyar ise akan kana doymamaktaymış . Derken bir gün vezirin güzeller güzelli, akıllılar akıllısı kızı Şehrazat' ın aklına bir plan gelmiş. Ve bir sonraki gece, karısı olarak Kral Şehriyar' ın koynuna girmiş. Şehrazat, her gece tan vaktine kadar süren masallar anlatmaya başlamış Şehriyar'a. Büyülü gözleri ve sihirli sözleriyle aşık etmiş kralı kendisine. Ancak hiçbir masalın sonu gelmiyormuş güneş doğmaya başladığında. Ve masalın sonunu merak eden Şehriyar, Şehrazat' ın ertesi gece masala kaldığı yerden devam edebilmesi için sürekli idamını erteliyormuş. Gel zaman git zaman Şehrazat tam 1001 gece boyunca masal anlatmış yüreği yaralı krala. Bu arada da üç tane çocukları olmuş. Ve Şehriyar, kadınlara duyduğu öfkeyi unutmuş. İdam kararı kaldırılmış, Fars diyarının kadınları bayram yapmış. İşte tarihi günümüzden bin yıl öncesine kadar uzanan Binbir Gece Masalları'n ın gerçek öyküsü bu. Tatlı dilli ve sadık kalpli kadının, Şehrazat' ın, dünyanın en acımasız kralı Şehriyar' ı sevgiyle değiştirdiği
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

62

Sunday, 27.09.2015, 17:40



Köy Enstitüleri-Antalya,Aksu Köy Enstitüsü kız öğrencileri.(1946)
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

63

Monday, 28.09.2015, 02:40


4 Bin Yıl Önce Türklerde Tiyatro

Tiyatro kültür seviyesi yüksek olan milletlere mahsus bir varlıktır; tiyatrosu olan memlekette şair, aktör ve seyirci bulunması gerektir. Bundan dört bin yıl önce, Türkler, büyük ve kültür seviyesi yüksek bir millet ve Orta Asya’da tesirli bir varlıktılar. Türk milleti iyi harp ederdi, bu topluluğun içinde yüksek soydan gelmiş olanlar, halk ve yabancı milletlerden alınmış köleler vardı. Asilzadeler kuvvetli ve hakimdiler, onlar güzel sanatları korumuşlardır; güzel sanatlar ilerlemiş ve Türkler arasında dünyanın en eski tiyatrosu meydana gelmiştir.

En eski Türk piyeslerinden birinin bir parçası, bugün de mevcuttur. Bu parça, eski Türk tiyatro edebiyatının epik olduğunu gösteriyor. Piyesin konusu Türklerin o zamanki harplerinden birinde kazandıkları zaferdir. Eski Türk tiyatro sanatından kalmış ikinci eser, birincisinden az daha yenidir. Bu piyes, Türklerin Çin‘e hücumları zamanından kalmadır. Vakanın kahramanları üç kişidir. Bir Türk kahramanı harbe gidiyor, evde güzel karısı ile küçük çocuğunu bırakıyor. O gittikten sonra bir Çinli eve gelerek güzel Türk kadınını elde etmeye çalışıyor. Kadın Çinliye karşı kendisini kahramanca koruyor. Çinli kazanamayacağını anlayınca kadına fenalık etmek için onu yüzünden yaralıyor; daha doğrusu Türk şairinin dediği gibi onun namusunu çalamayınca güzelliğini çalıyor. Harp meydanına doğru ilerlemekte olan Türk, bir aralık hamaylısını evde unuttuğunu hatırlamış, geri dönmüştür; muhaberede muvaffak olabilmek için onun mutlaka boynundan geçirilmiş olarak göğsünde asılı bulunması lazımdır; eve geldiği zaman güzel karısının uğradığı felaketi görüyor, öcünü alıyor ve facia kanlar içinde bitiyor.

Joseph Gregor: “Dünya tiyatro tarihi” adılı eserinde bu piyesten bahsediyorsa da hiç bir komanter yapmıyor. Biz birkaç söz söylemek lüzumunu duyuyoruz. Türk Milleti arasında tiyatro sanatının kendiliğinden vücut bulmuş orijinal bir şey olduğunu kabul etmek lazımdır. Zamanımızdan iki bin yıl önce Türklerin Çinlilerden başka kültür seviyesi yüksek komşuları yoktu; halbuki Çinliler bundan iki bin yıl önce tiyatro ile uğraşmıyorlardı. Çinliler ancak İsa’nın doğuşundan sekiz yüz yıl sonra tiyatro oynamaya başlamışlardır. Bu tarihteki Çin tiyatrosu da sırf dekoratif ve çocukça bir şeydir. Ve Türk tiyatro sanatından çok farklıdır. Zira, Türk tiyatro sanatı etik meseleleri ve anlaşamamazlıkları tetkik ve halletmekte, tiyatro tekniğine uygun bulunmaktadır. Demek ki, Türk tiyatrosu, Türk Milleti arasında kendi kendisine genişleyip yükselmiştir. Türk tiyatrosunun karakterleri bakımından bir noktanın daha dikkate alınması gerektir ki, bu da o devirdeki Türk tiyatrosunda mistisizm bulunmayışıdır. Türk dramının bu merhalesinde ne ilahlar, ne ruhlar, ne de yaradılış üstü şeyler vardır. Bu, o zaman ki Türklerin cemiyet ve bilgi seviyelerinin yüksekliğini – tiyatronun dini ayin mahiyetinden yola çıktığını – gösteriyor. Bu devirde Türk kültürü mistisizmden, karanlıklardan uzak ve tamamıyla insanidir. Eski Türk tarihinde ve Türk tiyatrosunda fertleri hür, yüksek insanlık ve karı, ideal, aşk ve şerefle bezenmiş görmekteyiz. Eski Türk dramının karakteristiklerinden birisi de edebi formu ve yazılış üslubundaki lirizmdir. Aşk, ruh inceliği, ve hasret duygusunun ifadesi için bu dil çok müsaittir. Türk dili Türkün büyük, hasretli, geniş ruhundan doğmuştur.

Zamanımızdan iki bin yıl önce Çinin şimal sahasında Hiyung-Nu Türkleri kuvvetli bir hükumet kurmuşlardı; bunların Çin’e yaptıkları akınlardan kurtulmak için Çinliler General Mong-Tiyen teşebbüsü ile meşhur Çin duvarını yaptırdılar (M.Ö.215).

Miladdan evvel 163 yılında Yue-Şi Türkleri Kaşgarda yerleşmiş bulunuyorlardı; sonraları Ceyhun’un güneyindeki Ta-Hiya ülkesine kadar gelmişler ve birçok yerleri ele geçirerek (M.Ö.120) Orta Asya’da ki Yunan hakimiyetine son vermişlerdir. Böylece Büyük İskender’in orada kazanmış olduğu zaferlerin maddi neticeleri ortadan kalkmıştır. Yue-Şi’ler daha sonraları Keşmiri de ele geçirmişler, fakat Hint’te ki hakimiyetleri kısa bir müddet içinde yerli prenslerin eline geçmiştir. Yue-Şi’ler Hint İskit’leri de denilen Türklerdir, milattan sonraki asırlar içinde bulundukları yerler Ak Hun’ların eline geçmiş, bu suretle ortadan kalkmışlardır. Zamanımızdan iki bin yıl önce, bir yandan da Hiyung – Nu Türklerinin Çinlilerle uzun savaşlarda bulundukları, kuvvet ve kudretlerinin en parlak dereceye çıktığı, Asya’nın en kuvvetli devleti oldukları çağa rast geliyor. Mete hakanın altın devri aşağı yukarı bu sıralardır. Sonraları Hiyung-Nu’lar Çinlilerin sürekli hücumları karşısında garbe doğru çekilerek Hun Türkleri adı altında dünya tarihine yeni bir gidiş yolu çizmişlerdir.

M.M. Nikoliç’in bahsettiği Türk piyesleri bu Türk boylarından hangisine ait? Türklerin zamanımızdan beş bin yıl önce Çin’e girerek orada bir medeniyet hayatı uyandırdıkları ve sonraları Çin Tiyatrosunun kurulmasına sebep oldukları göz önüne getirilirse Nikoliç’in bahsettiği devirlerde mütekamil bir Türk tiyatrosunun bulunduğunu kabul etmek kolaylaşır. Zaten, evvelki bahislerden birinde gördüğümüz gibi Çin tarihi boyunca o çağlarda Türklerin dramatik sanatla olan ilgileri geçmiş zamanın karanlıkları arasında tam bir aydınlık içinde belirmektedir. Sinoloji profesörü Dr. Wolfram Eberhard Çinde askerlikle alakalı piyeslerin doğmasına kuzey kavimlerinin sebep olduğunu söylemişti; bu kuzey kavimleri, evvelce de işaret ettiğimiz gibi, Çinin şimalinde oturan Türklerdir. Nikoliç’in anlattığı muharebe ile ilgili Türk dram eserleri Çin tiyatrosundaki bu tesiri daha iyi aydınlatıyor.

M.M. Nikoloviç’in bahsettiği iki bin yıl önceki Türk dramı hakkında Joseph Gregor’un Dünya tiyatro tarihi isimli eserinde de kısa malumat vardır.

Kitabın eski çağlar tiyatrolarına ait bölümünde eski Türklerden bahsedilerek şöyle denilmektedir:

Eski Türklerdeki dramların dinle çok az münasebeti olduğu anlaşılıyor. Elde bulunan en eski ve tanınmış esere ait parça, aşağı yukarı milattan iki bin yıl önceye ve Türklerin Orta Asya da oturdukları zamana aittir. Münir Hayriye göre, bu bir koro ile birlikte söylenilerek oynanılan bir harp oyunudur. Bu eserin Türklere ait bilinen en eski eser olduğu anlaşılıyor. Yunan dramında da benzerleri bulunan ve mesela Koralı bir protagonisin vedasını tasvir eden vakaya yakın bir vakası vardır. Bundan başka daha yeni olarak Türklerin Çin’i işgal ettikleri zamana ait bir eser gösterilebilir. Üç aktörle oynanan bu eserde ahlak ve karakter tasviri vardır. bir Türk harbe gitmek üzere yol çıkar, çocuğu ile karısını şehirde bırakır. Bu arada kadını kaçırmak isteyen bir Çinli görünür; kadın onunla gitmek istemediği için Çinli kızar, kadının yüzüne saldırır ve onun güzelliğini çalar. Hamailini evde unuttuğu için onu almak üzere geriye dönmüş olan Türk, bu faciayı görür ve bunu kanlı bir sahne takip eder.

Başka Türk toplulukları arasında çeşitli iklim sebepleriyle Orta Asya’dan çıkarak değişik istikametlerde göç eden Türklerin Ön Asya’da Mezopotamya’da ve Anadolu’da kurdukları medeniyetlerden ve bu medeniyetin Ege medeniyetine ve oradan geçerek Yunan medeniyetine yaptığı tesirden evvel ki fasıllarda bahsettik; göçler esnasında Orta Asya’dan geçerek cenuba Çin ülkesine inen Türklerin oradaki tesirini de inceledik. Orta Asya’dan Anadolu’ya inerek kısmen Balkanlar üstünden ve kısmen deniz yolu ile – Milattan önce 1500 ve 1000 yılları arasında – İtalya’ya geçip yerleşen ve orada ilk medeniyeti kuran Etrüsklerin muhaceretini de ilave edelim. Bunlardan başka uzak ülkelere göç etmeyip Orta Asya’da kalan ve sadece yer değiştirmekle yetinen bir kısım Türklerin bulunduğunu da bundan önce söyledik. Orta Asya’da kalmış olan çeşitli Türk toplulukları milattan önceki ve sonraki zamanlarda buralarda birçok devletler kurmuşlardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

Orta Asya’da Türk – Hun İmparatorluğu. Volga ve Ural nehirleri arasında Batı Hun Devleti.Volga – Tuna arasında İskit İmparatorluğu Batı Türkistan ve Kuzey Efganistan da Ak Hunlar Devleti.Orta Asya’da Tu-Kiyu ve Kutluk Devleti.Aral gölü güneyinde Samanoğulları Devleti.Aral gölünden Hindistan‘a kadar uzanan sahada Gazneliler Devleti, Sir nehri doğusunda Karahanlılar ve Karahatalar Devleti. İran, Mezopotamya, Anadolu ve Suriye sahalarında Selçuklular Devleti.Merkezi Semerkant olan Büyük Timur İmparatorluğu.Asya, Avrupa ve Afrika’da Türk – Osmanlı İmparatorluğu.Bütün bu devletler arka arkaya veya bir kısmı ayni zamanda başka başka yerlerde kurulmuşlardır. Bunların siyasî tarihleri hakkında oldukça bilgi mevcut olmakla beraber birçoklarına ait içtimai hayat tarihi, denilebilir ki, şimdiye kadar hemen hemen yeter derecede tetkik edilememiştir. Bu yüzden İslamlığın Türkler arasında yayıldığı zamana kadar olan çağlarda halk hayatı, halk adetleri, sanat ve medeniyet eserleri hakkında da elimizde henüz geniş bir bilgi yoktur. Bu sahalarda arkeoloji araştırmaları, tarih, etnoloji ve folklor tetkikleri de yeter derecede yapılmamıştır.

Yedinci asırda çıkmış olan İslam dini Türkler arasında sekizinci asırdan itibaren zayıf bir surette yayılmaya başlamış ve on birinci asırda oldukça geniş bir kitle bu dinin çerçevesi içinde toplanmıştır; bu surette bu yeni dinin tesiriyle Türkler arasında büyük bir adet değişikliğine yol açılmıştır. Bununla beraber birçok zümreler eski alışkanlıklarını muhafaza ettikleri gibi İslamlıktan önceki dinlerini değiştirmemiş olan Türk toplulukları da vardır.

Bilinen şudur ki, en eski çağlardan itibaren bütün Türk kolları arasında musiki ve raks daima ehemmiyetini muhafaza etmiştir; dinî bir kaynaktan gelmiş olmak bakımından önceleri uzun zamanlar cemiyet içinde yüksek bir yere sahip olan; sonraları da milli adet ve eğlence halinde devam eden oyunlar da bu aradadır.

Milattan önce, Hun Türklerinde saray büyüklerine musiki aletlerinin hediye olarak verilmesi adetti; hanların birbirlerine gönderdikleri hediyeler arasında da musiki aletleri başlıca bir yer tutuyordu. Türklerin yabancılarla münasebetlerinde de ayni şeyi görürüz. Attila, Burgindiya kralına çalgı çalan ve türküler söyleyen bir musiki heyeti göndermişti. Daha sonraki devirlerde Tu-kiyu Türklerinin musikiye fevkalade düşkünlük gösterdikleri, Türk erkeklerinin Çinlilerin hyupu şeklinde söyledikleri bir musiki aleti çaldıkları, Türk kadınlarının da çelik çomak oynamayı sevdikleri Çin kaynaklarından öğreniliyor. Türklerin söyledikleri şarkıları karşı karşıya durarak, diyalog şeklinde teganni ettikleri de ayrıca kaydedilmiştir. Uygurlarda da kadın ve erkekler bir araya toplanarak musiki aletleri çalıp raks ederler ve şarkılar söylerlerdi. Milattan önceki ve sonraki Hun, Uygur, Tukiyu Türklerinde ananevi kopuzdan başka muhtelif musiki âletleri vardı. Eski Turfan vahası Türkleriyle yakından alakadar olan Çin tarihçileri Türklerin musikiye olan bağlılıklarını kaydederken bunların seyahate çıktıkları zaman bile musiki aletlerini yanlarında dolaştırdıklarını yazıyorlar. Milattan sonraki yıllarda on birinci on ikinci asır Uygur Türkleri arasında kopuz çalan sanatkarlar hususi bir ehemmiyeti haizdi. On birinci asırda Karadeniz’in kuzeyi ile Moldaviya taraflarını işgal eden Kapçak Türkleri milli musiki aleti olan kopuzu buralara da getirmişlerdi. On dördüncü asırda yazılmış Koman-Fars-Latin lugati olan Codex Cumanicus’da kopuzcu kelimesine rast gelinmektedir. On üçüncü asırda Türkistan’da seyahat eden ecnebi seyyahlar Batu ve Mengü hanların saraylarında muhtelif musiki aletleri gördüklerini söylemişlerdir. Bu seyyahlardan Plano Karpini 1246 yılında Batu Han nezdinde bulunmuştu; hanın büyük meclisler esnasında ancak şarkı söylenirken veya saz çalınırken masaya oturduğunu kaydediyor. Bu, Moğol saraylarında musikiye büyük saygı gösterildiğine işarettir. Seyyah Marco Polo, Moğol ordusu arasında muharebeye girişmeden önce hücum emri beklenirken şarkılar söylendiğini, çalgılar çalındığını, bunun bir gelenek olduğunu yazıyor. Karaim, Kırgız, Altay, Teleut, Sagay, Kaç, Baraba, Kazak ve Özbek Türklerinin dillerinde Türk musiki âletlerine ait sözler bulunması, bunların hayat ve âdetleri arasındaki musiki severliği gösterir.

Bütün bu devirlerde başka başka Türk kolları arasında eski Türk gelenek ve adetleri devam ediyordu. Bu arada umumî av ve ziyafetler geniş ölçüde eğlenceler düzenlenmesine sebep oluyordu. Bu sıralarda eğlenceler arasında musiki ve rakstan başka dramatik mahiyette oyunlar da tertip edildiğini açıkça gösteren vesikalara henüz sahip değiliz. Bununla beraber on birinci asırdan itibaren Anadolu da hükümet kurmuş olan Batı Selçukluları tarafından Konya sarayında verilmiş olan bir komedi temsili hakkında mevcut olan kesin bilgi, daha evvelki zaman içinde de bu cins oyunların Türkler arasında malum olduğunu bize, tereddütsüz düşündürmektedir. Anadolu Selçuklularının saraylarında, İran hükümdarlarının debdebeli hayatı başlamış olmakla beraber eski Türk geleneği de bütün özellikleriyle devam ediyordu. Genel ziyafetler, sürek avları ve bu münasebetle yapılan eğlenceler bu aradadır. Konya sarayında 1116 yılında verilen komedi temsilini de her halde Selçuk Türkleri, yani Oğuzlar

Anadolu’yu istilaya başladıkları 1071 yılından itibaren geçmiş olan yarım asır içinde öğrenmiş olmayacaklar.

Türk Tiyatrosu Tarihi I,
“Eski Türklerde Dram Sanatı”, Refik Ahmet Sevengil, İstanbul 1959, Maarif Basımevi,
[/b]
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

64

Monday, 28.09.2015, 03:07


Türkçe çok zengin bir dildir!

Samoiloviç’in yaptığı tasnife göre 2 Ana Dal, 8 Grup ve 41 Lehçe’den oluşur. Kvergie, meşhur Güneş-Dil teorisi ile Türkçenin dünyanın en eski dilidir, demiştir. Proto-Türkçenin 15.000 yıl öncesinden gelen özelliklerini Göktürk Alfabesinde ve bugünkü dilimizde dahi görmek mümkündür.

Sibirya etnolojisini inceleyen bir heyet, bölgede duydukları Boğa kelimesini,“Ğ” harfi ve sesi Batı dillerinde olmadığı için affedilmez bir hata yapmışlar, boynuzlu Boa ( çok büyük tropikal yılan) sanmışlardır!. Sonra da Sibirya’da böyle tropikal bir canlının olması mümkün olmadığına göre, bölgenin Boa yılanının yaşadığı Hint Kültürünün etkisinde kaldığı sonucuna varmışlardır. Böylece Dünya Medeniyetinde çok önemli bir yeri olan Boğa Kültünü tam kavrayamamışlar, hatta yok saymışlar, hem de Proto-Türk Kültürünü devre dışı bırakmışlardır. (Le Chamanisme, M. Ellade, Payot, Paris, 1951)
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

Bu mesaj 1 defa düzenlendi, son düzenlemeyi yapan "lale_zar" (28.09.2015, 03:17)


lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

65

Monday, 28.09.2015, 03:30




Türk Kilimi
Halı-kilim sanatından söz etmeden önce onun ham maddesinin elde edilmesini sağlayan koyun ve onun ortaya çıkmasını sağlayan sosyal şartlardan söz etmek daha yerinde olur kanısındayız. Çünkü halı-kilim sanatı ile koyunun ehlileştirilmesi, göçebe hayatın şartlarından dolayı çadırların içinin döşenmesi ve çadır için gereken keçenin elde edilmesi arasında yakın bir ilişki vardır.

Tarihçilere göre Altay bölgesindeki bir yer adından dolayı “Afanasyevo kültürü” denilen kültür alanında, ilk kez at ehlileştirilmiş olup bu bölgede yaşayan insanların da Hunlar olduğu belirtilmiştir



1. “Hayvan yetiştiren atlı göçebelerin, göç ederken, yük taşıyan hayvanlarca taşınabilecek, kolay nakledilebilen çadırlara ve çadır eşyalarına ihtiyaç vardı. Çadırların tanziminde Avrupa üslubunda mobilyalar tanınmıyordu. Böylece çadırların tanziminde en önemli rolü halılar oynuyordu. Uhlemann’a göre halıcılığın asıl vatanın tam kuru step bölgeleri olduğunu, Klimatik hususiyetler de ortaya koyar. Step kuşağının en karakteristik göçebe kavimleri Türk kavimleri olduğu için, halı yapımı ve yayımı bakımından oynadıkları rolün en büyük olduğu yolundaki düşünceler de tabidir. Bu pek çok mütehassısın üzerinde birleştiği bir fikirdir”

2 . Atla beraber koyun bozkır şartlarının vazgeçilmez hayvanıdır. At manevra gücüyle yoğun Çin nüfusu karşısında Türklere hayat hakkını sağlarken, koyun da yapağıyla giyinecekleri ve barınacakları eşyaların yapımına imkan vermiştir. Türkler koyunların yünlerinden keçeler yapmışlar ve koç başlarını da keçelerine, kilimlerine-halılarına vb damga olarak işlemişlerdir. Mesela “… Yenisey’in yukarı akımında ve Uygurlardan sonra, bir müddet Moğolistan da yaşayan Kırgızların halıları da keçe cinsindendi. Bunlarda kullanılan bezek motiflerine yerliler koçkardıng müzü (koçların boynuzu) derler”

3 . Kazakistan’da ki Kazak Türklerinin hala keçeden ayakkabı-çizme yaptıklarını ve üzeri koç başlı nakışlarla işlenmiş keçeleri, bütün Türk cumhuriyetlerinde görmek mümkündür.

Dünyada bilinen en eski halı bilindiği üzere Altay bölgesindeki Pazırık kurganında bulunmuştur. Öte yandan bu bölge tarihin bilinen devrinden bu güne kadar Türkler tarafından kullanılan yerleşim yerleridir. Ancak Rus arkeolog Rudenko, Pazırık’da bulduğu halının İran halısı olduğunda ısrar etmiştir. Ondan sonra Pazırık halısı konusunda yazı yazan başka Rus kazı bilimci ve sanat tarihçileri de İran ya da İskit halısı olduğu konusunda çeşitli yazılar yazmışlardır. Ayrıca bölgede eskiden ve günümüzde Türklerin yaşamış olduklarından hiç söz etmedikleri gibi çok uzak bir ihtimal olarak Moğolların ya da Çinlilerin yaşamış olabileceklerini ifade etmişlerdir.

Bu konuda ilgi çekici bir yaklaşım da UNESCO’dan gelmiştir. Adı geçen kuruluş on beş dilde yayınladığı “Görüş Dergisi”nin on ikinci sayısını (1976) İskitler ile Pazırık halısına ayırmış olup dergide yazı yazanların hepsi Rus ve Ukranya kökenlidirler. Bu dergide yazı yazanlar ne hikmetse, İran, Osset, Altaylılar, Tuva, Kazakistan, Moğol, Çin, Rus, İskit, Ukranya adlardan sıkça söz etmelerine rağmen, Türk kavramını kullanmaktan ısrarla kaçınmışlardır. Adı geçen dergide yalnızca ilk Türk hakanının cenaze töreninde bir örnekle söz edildikten sonra Bizans’tan elçi olarak Avar ve Rumların da bulunmuş olduğu ileri sürülmektedir”, denildikten ve “cenaze törenine gelenler Pasifik kıyıları, Sibirya ve Orta Asya gibi Türklere bağlı olmayan yerlerden gelmişlerdir” denilmektedir. Dergi bütünüyle incelenirse, yazılanlarda yukarıdaki örnekte olduğu gibi bilimsel anlayışa pek dikkat edilmediği anlaşılacaktır. Mesela bir yerde İskitlerin yurdu Karadeniz’in kuzeyi denirken, bir başka yerde Sibirya’da ki İskit eserlerinden ve bir başka yerde de “İskitlerin akrabaları olan Altaylılar” gibi mezarlarını düzenledikleri belirtilmiştir. Ayrıca, “Orta Asya”nın (yani Büyük Türkistan’ın) Türklerle ilgisi olmadığını belirtmiş ve biraz dil coğrafyasıyla ilgili olanları güldürecek seviyede “Altaylıların İskitler gibi Farsçanın çeşitli lehçelerini konuştukları sanılmaktadır” diye yazılmıştır. Aynı dergide İskitlerin at sırtında silah kullandıkları, tanrılarına özellikle at kurban ettikleri, domuz beslemedikleri, kımız içtikleri, doğuştan çoban oldukları, ölümden sonraki hayata inandıkları, bundan dolayı da mezarlara yiyecek koydukları ve yiğit kişilerin ise mumyalanarak kıymetli eşyalarıyla, atıyla gömüldüğü, koç başlı kapları olduğu, tekerlekli çadırlarda yaşadıkları belirtilmiştir

KAYNAK:

ÖGEL, B., İslamiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara, 1984, s. 17, 56.
KAFESOĞLU, İ., Türk Milli Kültürü, İstanbul, 1991, s. 207, 209.
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

66

Monday, 28.09.2015, 03:35


Çuvaş mitolojisinde dünyanın yapısı
Çuvaş efsanelerine göre Evren en üstteki tabakada yaşayan baş yaratıcı tanrı Sulti-tura tarafından yaratılmış. O ayrıca kendisine yardımcı tanrıları, kilden insanları yaratmış, Evrendeki her şeyin hükümdarıymış.
‘Tura’ sözcüğünün kaynağı eski Türk Tengri’ye uzanıyor. Eski Çuvaşların inançlarına göre Sulti-tura iyiliği, Şuytan ise kötülüğü simgeler.
Üst dünyada velilerin ve doğmamış çocukların ruhları yaşıyor. İnsan öldüğünde ruhu çok dar köprüden gökkuşağına doğru geçerek üst dünyaya çıkar. Çok günah işlemişse insan ruhu dar köprüden alt dünyaya cehennemin dibine düşer. Alt dünyada günahkarların ruhlarının kaynadığı dokuz kazan bulunuyor. Mitolojik kahramanlar yeryüzünde bulunan ‘kakar’ denilen deliklerden geçerek cehenneme iner ve yakınlarını oradan kurtarmaya çalışırdı.
Gökyüzü tabakalarında cennetin sahipleri, en üstünde ise Güneş bulunuyor.
Eski Çuvaşların inançlarına göre farklı halkların yaşadığı yeryüzü kare şeklindeymiş. Çuvaşlar, halkının yeryüzünün ortasında bulunduğuna inanırdı. Gökyüzü Çuvaşların kutsal saydıkları hayat ağacına ve altın, gümüş, bakır ve taş sütuna dayanırmış. Bu dört sütunun üzerinde her birinde ördeğin üçer civciv çıkardığı yuvalar varmış. Kare yeryüzünün her kenarında insanları kötülükten koruyan bahadırlar bulunuyormuş.
Yeryüzünün kıyılarını yalayan okyanusun köpüren dalgaları sürekli karayı yıkıyormuş. Eski Çuvaşlar, ‘yeryüzünün ucu Çuvaş toprağına ulaşınca Kıyamet Günü yaşanacak’ diye söylerdi.
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

67

Monday, 28.09.2015, 18:48




TÜRKLERDE KADIN

Hakas Destanlarındaki Kadın Kahramanlar
Hakaslar( kendilerine verdikleri isim: Tadar), Rusya Federasyonu’na bağlı Doğu Sibirya’nın Türkçe konuşan halkı. Toplam nüfusları yaklaşık 140 bin kişidir. Altay Ailesi, Türkçe Grubu’na giren Hakas dilinde konuşurlar. Hakas folklorunun farklı türleri arasında kahramanlık destan türü (alıptıh nımah) önemli bir yer tutar. O Hakasların bir nevi yaşam ansiklopedisi olarak bu halkın yüzyıllık tarihini yansıtmaktadır. Destan okunmasının klasik şekli homıs ya da çathan gibi telli müzik aletlerinin eşliğinde boğaz şarkı söylemesidir.
Her destanın renkli canlı kadın kahramanları vardır. En tanınmış olanları şudur:

Ay-Huuçin – ‘Ay Huuçin’ destanının baş kahramanı, tanrılara meydan okuyan mucizevi doğumlu bahadır kızdır. Anne babaları safkan atlar, ikizi ise sonra onun sadık atı olur. Kız neden kendisinin atlardan dünyaya geldiği sorusuna cevabı bulmak ister. O nerede yaşaması gerekiyor insanlar arasında mı atlar arasında mı bilmiyor. Babası at kızına tanrıların iradesiyle kahramanlıklar yapmak için insan olarak doğduğunu anlatır.

Altın Arıg – ‘Altın Arıg’ destanının bahadır kız kahramanıdır. Büyünün etkisiyle beyaz kayadan dünyaya gelmiş. Bu konunun kökleri kayaların kutsal totem olduğu eski inançlarına uzanır. Altın Arıg insandan daha çok koruyucu bir ruhtur. O var olan kuvvetiyle halkının işgalcilerden özgür olması için mücadele eder.

Ah-Çibek-Arıg – ‘Ah Çibek Arıg’ destanının Altın Arıg’a benzeyen kahramanı, atı ile beraber kayadan dünyaya gelen bahadır bir kızdır. Ölümü yaygın mitolojik bir hikayedir: kökleri tanrısal olan kahraman zamanı geldiğinde kayanın içine geri döner.

Alın-Han-Hıs – ‘Albıncı’ adlı destanın kahramanı, çok güzel ve cesur bahadır kızdır. Bahadır Hulutay’ın karısı olur, kızları Han Çaçah olur. Hulutay’ın oğlu bahadır Albıncı’nın Yuzut Arh canavarı ile mücadelesine yardım eder.

Çarıh-Kök – Aynı destanın kahramanı, bahadır Hulutay’ın kız kardeşidir. Bebekliğinde öksüz kalır doğada büyür. Şifalı bitkiler ve büyü yardımıyla ölen kardeşini hayata döndürür. Sonra gökyüzüne uçar. Kötü Yuzut Arh tarafından öldürülen bahadır Albıncı’yı da canlandırır.

Yuzut-Arh – ‘Albıncı’ destanının kötü kalpli kahramanı, bataklık çamurunda yaşayan korkunç canavardır, ‘şeytanların başı’dır. Kara yüzlü, yılan saçlı, kurbağa gözlüdür. Bahadır Hulutay ve ailesine türlü kötülük yapar, tuzaklar kurar. Eninde sonunda Hulutay’ın oğullarından biri Albıncı uzun ve şiddetli mücadeleden sonra bataklık canavarını yenmeyi başarır.

Kaynak: turkish.ruvr.ru
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

68

Monday, 28.09.2015, 18:50



Kağan ve Katun
Türk devlet teşkilatının ilk şekillerinin Hun devlet yapısında görüldüğü bir gerçektir. Ancak biz Hunlara ait bilgileri yabancı kaynaklardan, özellikle Çin ve Roma kaynaklı kayıtlardan öğrenebiliyoruz. Bunun yanı sıra Türklerle ilgili ilk Türkçe belgeler Kök Türk harfleriyle yazılmış olan abidelerdir. Biz bu makalede Kök Türkçe kaynaklara bağlı olarak eski Türk devletini idare eden Kağan ve Katun hakkında bilgiler vermeye çalışacağız. Kök Türk ve Uygur devletlerinde, devletin başındaki kişi kağan unvanıyla anılmaktadır. Çin kaynaklarında K’o-han şeklinde transkripsiyon edilen bu unvanın Türkçe olmadığı ve bir takım menşelere dayandırıldığı görülmektedir[1]. Menşei ne olursa olsun, hükümdar manasına gelen bu terim Türkleşmiş ve Türk Kültürünün bir unsuru olmuştur. Tanrı tarafından bu göreve tayin edilen Türk kağanı, bütün yeryüzünün, yani insanlığın hükümdarıdır. Türk hâkimiyet anlayışının bir tezahürü olan bu düşünce Kök Türkçe yazıtlara da aksetmiştir: Üze Kök Tengri asra yağız yer kılındukda ikin ara kişi oğlı kılınmış. Kişi oglınta üze eçüm apam Bumin Kağan, İstemi Kağan olurmış[2]. Türk devlet hiyerarşisine göre, kağan en tepede bulunur ve bu unvan kolay kolay alınmazdı. Her şeyden önce kağanlığın birinci şartı Türk soylu olmaktı. Öyle ki, babası Türk annesi Türk soylu olmadığı için, Türk tarihinde bazı kişilerin tahta çıkamadıklarını biz biliyoruz[3]. Kağan olmanın diğer bazı şartları da vardır. Bu şartları kendinde toplayan kişi kağan olabilir. Kağanlığın ilk şartı bilge ve alp olmaktadır. Kök Türk tahtına çıkan kağanlar bilge ve alp oldukları için bu makama çıkabilmişlerdir: Bilge kağan ermiş, alp kağan ermiş[4]. Kağanı alp ermiş, ayguçısı bilge ermiş[5]. Bilgesin üçün, alpın üçün[6]. Yani kağanın bilgili ve akıllı olması yanında cesur ve yiğit de olması gerekmektedir.

Kağan olacak kişi aynı zamanda erdemli olmalıdır. Erdem, fazilet demektir. Erdemli olmayan kişi kağan olamaz. Kök Türkçe kitabelerde karşımıza en çok çıkan kelimelerden biridir. Kağan küç’lü olmalıdır: Küçlüg alp kağanım­da adırulu bardıngız[7]. Özellikle bu unvan Uygur kağanlarının adlarında görüyoruz. Kağan olmanın bir başka şartı Külüg[8] yani ünlü olmaktır. Bumin, Juan-juanları mağlûp ederek ün kazanmıştır, Bilge de ta şadlığı sırasında birçok savaşa katılarak ün almıştır. Bunun gibi Kök Türk tahtına çıkan kağanlar hep ünlüdür: Antag Kölüg kağan ermiş[9]. Bu unvan özellikle beğ adlarında görülmektedir. Bunların yanı sıra kağanın kut, yarlık ve ülüg gibi Tanrı tarafın­dan verilen özelliklere de sahip olması gerekmektedir. Tabi ki, bütün bunlar kağanın yaradılışıyla da ilgilidir. İyi huylarla donatılan kağanlar milletine ve ülkesine faydalı oluyorlardı, fakat iyi huylarla yaratılmamış olan kağanlar milletini ve ülkesini felakete sürüklemektedir: anta kisre inişi eçisin teg kılınmaduk erinç, oglı kangın teg kılınmaduk erinç, biligsiz kağan olurmış erinç, yablak kağan olurmış erinç; buyrukı yime biligsiz ermiş erinç, yablak ermiş erinç. Begleri bodum tüzsiz üçün Tabgaç bodun tebliğin, ktirlügin üçün, armakçısın üçün inili eçili kingşürtükin üçünn begli, bodunlıg yongşurtukın üçün Türk bodun illedük ilin ıçgını ıdmış[10].

Yeni kağanın tahta çıkış töreni, Çin kaynaklarında oldukça renkli bir şekilde anlatılmıştır. Yeni kağan bir keçe üzerine oturtularak, dokuz kişi tarafından göğe kaldırılmakta, çadırın etrafında, güneş istikametinde dokuz kez döndürülmektedir. Sonra ipek bir şal ile boğazı sıkılarak kaç yıl hüküm süreceği sorulmakta ve ağzından çıkan ilk ses veya sözcüğe bakılarak bir süre tayin edilmektedir[11].

Katun için de buna benzer törenler icra edilmektedir.

Kök Türkçe kaynaklarda kağanın vazifeleri de dolaylı şekilde anlatılmaktadır. Kağan milletin iskânını ve sosyal teşkilatlanmasını sağlamalıdır. Bumin ve İstemi Kök Türklerin başına geçtikten sonra, Türk milletinin iskânını ve düzeni sağlamışlardır. Bilindiği gibi Bumin Kağan devletin merkezinde, Ötüken’de kalırken, kardeşi İstemi de Batıdaki On Okların teşkilatlandırılması ile vazifelendirilmişti: İlgerü Kadırkan Yışka tegi, kirü Temir Kapıgka tegi kondurmış[12]. Aralarındaki sosyal intizam kaybolduğu için de, Çin’e tekrar boyun eğmek zorunda kalmışlardır: Yağı bolıp, itenü yaratunu umaduk yana içikmiş[13]. Fakat çok geçmeden ortaya İlteriş çıkıp, Türkleri birleştirerek, yeniden bir düzenleme yapmıştır: Tölös, Tarduş bodunıg anta itmiş[14]. Bilge de amcasının ölümünden sonra, karışıklık içerisine düşen ülkesini sosyal bir düzenleme ile tekrar diriltmiştir: Kağan olurıp, yok çıgany bodunıg kop kubratdım[15] Kitabelerde siyasi bir ad yerine geçen Türk’e dahil olan bütün kavimlere karşı aynı sorumluluk hissedildiği için, onların da karışıklık içerisinde bulunmamalarına özen gösterilmiş ve siyasî teşkilatlanma yapılırken onlar da göz önünde bulundurulmuştur: Kögmen yir-sub idisiz kalmazun tiyin, Az, Kırkız bodunıg itip, yaratıp keltimiz… Kadırkan Yışıg aşa bodunıg ança konturtımız, ança itdimiz… Kara Türgiş bodun kop içikti. Ol bodunıg Tabarda konturdımız… Tengri yarlıkaduk üçün özüm olurtukıma tört bulungdakı bodunıg itdim, yaratdım[16]. Görüleceği gibi Türk kağanları yeni bir ülke fethettikleri zaman, idaresi altındaki Türkleri buralara yerleştirerek, tıpkı daha sonraki yüzyıllarda olduğu üzere (mesela Anadolu’nun Türkleşmesi) kazanılan toprakları iskâna açıyorlardı. Hunlar çağından beri Orta Asya’daki Türk yerleşim bölgelerinin izlerine rastlanılması[17], hep bu iskân politikaları sayesindedir. Selenge Irmağı kıyısında Moyun Çor’un, tahminen 758 yılında Bay-Balık adlı bir şehri, Sogdlu ve Çinli ustalara yaptırması, bunun en çarpıcı delilidir: Sugdak, Tabgaçka Selengede Bay Balık yapıtı birtim[18].

Kağan kendinden sonra, devletin idari kademesinde yer alacak olanları da tayin etmelidir. İlteriş Kağan, Ötüken’de hakimiyetini tesis ettikten sonra, kardeşi Kapgan’ı şad[19], To-sifu’yu da yabgu[20] tayin etmişti: Tölös, Tarduş bodunıg anta itmiş. Yabgug, şadıg anta bermiş[21] Bilge de, amcası Kapgan Kağan tahta çıktığında Tarduş Şad ilan edilmişti: Tengri yarlıkaduk üçün tört yigirmi yaşımka Tarduş bodun üze şad olurtım. [22] Kapgan Kağan aynı zamanda küçük oğlunu İni İl Kağan, kardeşi To-si-fu’yu da Sol Şad yapmıştı[23]. Köl Bilge Kağan da Uygur birliğini sağlayınca, büyük oğlu Tay Bilge Tutuk’u 747 yılında yabgu tayin etmiştir: Tay Bilge Tutukıg yabgu atadı.[24] Tay Bilge Tutuk yabgu olduğu halde, Moyun Çor ondan daha atik davranarak, Tay Bilge’yi ortadan kaldırmış ve kendi oğullarını yabgu ve şad atamıştır: Eki oglıma yabgu şad at birtim. Tarduş, Tölös bodunka birtim. [25] Aynı Moyun Çor, Tay Bilge Tutuk örneğinde olduğu gibi, Ulug Bilge Yabgu ile Bögü de mücadeleye girişmiş ve şad olan Bögü, bu mücadeleden galip çıkmıştır. Yazıtlardan da görüleceği üzere yabgular Tarduş, şadlar Tölös adıyla anılmışlardır.

Kağan, bağlı boy ve kavimlere de yöneticiler atamalıdır. Kitabelerde karşımıza çıkan enteresan bir durum da şudur: Bilge Kağan tahta oturduğu zaman, güneydeki kavimlerin üzerine şadapıt begler, kuzeydekilere de tarkanlar ve buyruklar tayin etmiştir: Tengri teg tengride bolmış Türk Bilge Kağan bu ödke olurtım. Sabimin tüketi eşidgil. Ulayu ini yigünim, oğlanım, biriki uguşım, bodunım, biriye şadapıt begler, yırıya tarkat, buyruk begler, Otuz Tatar… Tokuz Oğuz begleri, bodunı bu sabimin edgüti eşid… [26]. 752 senesinde, Tokuz Oguz-Kırkız seferi sonunda, Moyun Çor tarafından Çiklere Tutuk[27] tayin edilmiştir: Çik bodunka tutuk birtim.[28] Kağanın kendi ailesinden başlayarak, etrafındakileri çeşitli görevlere getirmesi ve onları her zaman denetlemesi, Türk devletini cihanşûmûl ve sosyal devlet anlayışından ileri gelmektedir. Türk devletinin gayesi, kendi milletinin olduğu kadar, dünyanın da nizamını sağlamaktır.

İyi bir kağan ülkesinin törelerini, yani kanunlarını da düzenlemeli ve yaymalıdır. Bumin ve İstemi, kağanlığın başına geçer geçmez, ülkeyi ve töreyi düzenlemişlerdir: Kişi oglınta üze eçüm apam Bumin Kağan, istemi Kağan olurmış; olurupan Türk bodunung ilin törüsin tuta birmiş, iti birmiş[29]. Bir devletin mevcudiyeti için gerekli olan şartlardan birisi de kanunlara sahip olmasıdır. Her ne kadar Türk milleti kanunlarını yazılı olarak saklamadıysa da, yüzyıllardan beri gelen töre hükümleri herkes tarafından bilinmekte ve kayıtsız- şartsız uyulmaktadır. Töre hükümlerine aykırı davrananlar en şiddetli biçimde cezalandırılırlardı. Bozulan töreyi düzeltmek Türk kağanlarının en belli-başlı vazifelerinden birisidir: İlig tutıp, törüg itmiş[30]. İlteriş de dağınıklık içerisindeki ülkesini derleyip topladıktan sonra, bozulan töreleri düzenlemiştir: İlsiremiş, kagansıramış bodunıg küngedmiş, kuladmış bodunıg Türk törüsin ıçgınmış bodunıg eçüm apam törüsinçe yaratmış, boşgurmış[31]. Bilge Kağan, kendi milletinin tabi olduğu kanunları, idaresi altına aldığı milletlere de beyan etmiş ve bu hükümlere onların da uymasını istemiştir: Bödke özim olurıp bunça ağır törüg tört bulungdakı (bodun yayndım)[32]. O, aynı zamanda, ihtiyaç hasıl oldukça töre hükümlerini de yenilemiştir: Elig, törüg yegedi, kazgantım[33].

Kağanlar töreyi düzenleyebilirler, fakat töre hükümlerini de tamamen ortadan kaldırmaya yetkileri yoktur. Bunun en güzel örneği Işbara Kağan (581-­587) zamanında yaşanan bir hadisedir. Bilindiği gibi Işbara Kağan’ın zamanı tabi felaketler, savaşlar ve isyanlarla geçmiştir. Bu zor durum karşısında Işbara, Çin’in himayesini istemiş, Çin’de buna karşılık olarak ondan, Türklerin Çin adetlerine dönmesini talep etmiştir. O da Çin’e yazdığı mektupta; “bizim adet ve geleneklerimiz çok eski çağlardan beri gelmektedir. Bundan dolayı onları değiştirmeye benim gücüm yetmez” diye cevap vermiştir[34].

Kitabelerde geçen törüg kavramı, kanun manasına gelmektedir[35]. Bilindiği gibi, Türk düşüncesinde önemli bir yer teşkil eden otoriter devlet anlayışının iki dayanağından biri töreye sıkıca bağlılık, biri de devlet kuruluşlarının işleyişine damgasını vuran bu nizamda dikkatli ısrardır. Eski Türk yazıtlarında, Türk töresi halka ve gelecek nesillere anlatılmaktadır. Çin kaynakları da, Türk töresi hakkında uzun uzadıya bilgiler vermektedir[36]. Kanunlardan mahrum bir devletin yaşayabilmesi düşünülemez.

Kağanın bir başka görevi de, ülkeyi iktisaden refaha ulaştırmaktır. Milletin karnını doyurmak, üzerini giydirmek, milleti zengin yapmak kağanın vazifesidir. Eğer bunlar gerçekleştirilemezse ülkede istikrar olmaz. Bu günümüz devletleri ve toplumları için de geçerlidir. Kapgan Kagan’ın gayelerinin başında ülkeyi yükseltmek ve milleti zengin etmek gelmiştir: Çıganyıg bay kıltı, azıg öküş kıltı[37]. Bilge Kağan tahta oturunca aç ve fakir bir şekilde etrafa dağılmış olan milleti bir araya getirerek zengin etmiştir: Çıgany bodunıg bay kıltım.[38] Yalıng bodunıg tonlıg kıltım. Çıgany bodunıg bay kıltım[39] Başlangıçta Türk devletinin iktisaden ayakta durması akınlar sayesinde oluyordu, fakat akın ve yağma ile bir devletin ayakta duramayacağını bilen Türk idareciler, devlet ekonomisini ve hayatını idâme ettirecek yeni yollar aramışlardır. Bilindiği üzere, Türk ekonomisinin temeli hayvancılığa dayanmakla beraber, tarım ve ticarete de büyük önem verilmiştir. Daha Bumin devrinde. Kök Türklerin Çin sınırlarında ticaret yaptıklarını, Kapgan Kağan’ın Çin’den tarım araç ve gereçleri aldığını biliyoruz.[40] Bilge Kağan halkının herşeyin en iyisine sahip olduğunu, kitabesinde söylemektedir: Sarıg altunın, ürüng kümüşin, kırgaglıg kutayın, kinlig işgitisin, özlük atın, adgırın, kara kişin, kök teyengin Türküme bodunıma kazganu birtim.[41] Öyle ki, Bilge Basmıllar kervan göndermediler diye de sefer düzenlemiştir: Basmıl ıduk kut oguşım bodun erti. Arkış ıdmaz tiyin süledim.[42] 703 yılındaki bu seferin bir sebebi de ülkenin ekonomisinin zarara uğramaması içindir. Büyük devlet ve büyük devlet adamı olmanın kurallarından birisi vatandaşını en iyi yaşatmaktır.

Kağan milletinin adını yükseltmelidir. Eğer ortada bir devlet var ise doğudan batıya, kuzeyden güneye dört yandaki herkes onun varlığından haberdar olmalıdır. Bilge Kağan kardeşi Köl Tigin ile birlikte, milletinin ve ülkesinin adını yükseltmek için gece gündüz çalışmıştır: Eçümiz kazganmış bodun atı küsi yok bolmazun tiyin, Türk bodun üçün udımadım, küntüz oturmadım. İnim Köl Tigin birle eki şad birle ölü yitü kazgantım.[43]

Türk kağanları, yaptıkları işleri ve gelecekte karşılaşılabilecek durumları daha sonraki nesillere bildirmişlerdir. Büyük devlet olmanın gereği, baştaki yöneticinin ve hükümetin vatandaşlarına yapılan işleri bildirmesi, bunların gelecek nesillerce de öğrenilmesini sağlamaktır. Bu sebeple, büyük Türk kağanlarının hepsinin bir yazıtı mevcuttur. Gerçi, bunların çoğu daha gün ışığına çıkmayı bekliyorlar, fakat elde bulunanlar da Türk ve dünya tarihi için, çok büyük önemlere haizdir.

Büyük devlet adamı Bilge Kağan, kardeşi Köl Tigin için Çin’den getirttiği sanaatkarlar ve Yolıg Tigin’in çabalarıyla diktirdiği kitabede babası ve amcası zamanındaki olayları anlattığı gibi, daha önceki hadiselerden de haber vermiştir: Tabgaç kaganta bedizçi kelürtim, bediztim. Mening sabımın sımadı. Tabgaç kaganıng içreki bedizçig ıtdı. Angar adınçıg bark yaraturtdım. yçin taşın adınçıg bediz urturtdım, taş tokıtdım. Köngüldeki sabimin… On Ok oglınga, tatınga tegi bunı körü biling. Bengü taş tokıtdım… erig yirte irser ança erig yirte bengü taş tokıtdım, bitidim. Anı körüp ança biling.[44] Bilge’den sonra oğlu da babasının yazıtını dikerek, bir yerde milletine ve ge­leceğe hesap vermekle beraber, öğütlerde de bulunmuştur. Zaten yazıtların en önemli tarafı da budur.

Kök Türklerden sonra iktidar mevkiine geçen, Uygur kağanları da aynı şekilde davranmışlardır. Moyun Çor da kendi adına iki kitabe yazdırmıştır: Iduk Baş kidinte Yabaş, Tokuş beltirinte anta yayladım. Örgin anta yaratıtdım. Çıt anta tokıtdım. Bin yıllık, tümen künlik bitiğimin, belgümin anta yası taşka yaratıtdım.[45] Moyun Çor’un oğlu Bögü de, devrinde yazıtlar diktirmiştir. Bunlardan Tes II, Kök Türkçe olduğu gibi, Sevrey yazıtı da Sogdçadır. Hem Kök Türkçe, hem Çince, hem de Sogdça yazılan Karabalgasun yazıtı da, Uygur tarihini ihtiva etmektedir ve Küçlüg Bilge Kağan (821-824) zamanında yazılmıştır. Burada da kağanların faziletlerinden bahsedilmektedir.

Bunun yanı sıra, çeşitli boy beyleri ve komutanlarda kendi kitabelerini yazarak kendinden sonra geleceklere miras bırakmışlardır.

Kağanlık müessesesi ve kağanın vazifeleri daha sonraki yüzyıllarda, özellikle Kutadgu Bilig’de çok iyi bir şekilde anlatılmıştır. Nasıl kağanın milletine karşı vazifeleri var ise, milletin de devletine ve kağanına karşı vazifeleri vardır. Herkes üzerine düşen görevi yerine getirmek zorundadır. Devletin var olması ve devam edebilmesi buna bağlıdır.

Türk devletinde kağandan sonra ikinci sırayı Katun[46] almaktadır. Günümüz Türkçesinde bu adı kadın şeklinde görmekteyiz.

Katunlar, kağanlar gibi töre ile katunluk tahtına oturuyorlar[47] ve kağan ile beraber hükümet ediyorlardı: Türk bodun yok bolmazun tiyin, bodun bolçun tiyin kangım ilteriş Kaganıg, ögüm İl Bilge Katunıg töpüsinte tutıp yügerü kötürmiş erinç.[48] Özellikle Katunların Kağanlarla birlikte tayin edilmeleri hadisesi Uygur kitabelerinde sıkça geçmektedir. Uygurların ünlü kağanı Moyun Çor, kardeşi Tay Bilge Tutuk’u ortadan kaldırdıktan sonra, katunu ile birlikte hükümranlık tahtına oturmuştur: Tengride Bolmış il Etmiş Bilge Kağan atadı, İl Bilge Katun atadı.[49] Katunların tahta çıkışları da tıpkı kağanlar gibi bir merasimle olmaktadır. 822 senesinde Uygur kağanı Küçlüg Bilge (821-824) için gönderilen Çinli konçuyun Uygur başkentine gelişi ve ona yapılan törenler Çın kaynaklarında çok renkli bir şekilde anlatılmıştır: Konçuyu Uygur katunluğuna tayin için uğurlu gün seçilmiştir. Kağan önce kulesine çıkarak, doğuya dönmüştür. Kulenin altında, prenses için büyük bir keçe çadır kurdurmuştu. Bir grup insan Çinli elbiselerini çıkarıp, Uygur elbiselerini giyerler. Konçuy her ikisi de kırmızı olan renkli bir elbise ve büyük bir manto ile altın işlemeli bir başlık giymişti. O, kuleye doğru dışarı çıkıp, kağanı selamlamıştı. Uygurlar, küçük bir taht tanzim etmişler, dalgalı perdeli bir tahtırevan hazırlamışlardı. Bazı bakanlar prensesi tahtırevana bindirdiler. Dokuz Uygur kabilesinin her birinin başkanı tahtırevanı taşıdılar. Güneşi takip ederek, sarayın etrafında dokuz defa döndüler. Sonra prenses, tahtırevandan indi. Kuleye gitti. Doğuya dönük olarak kağanla birlikte oturdu. Ondan sonra, bakanlar ve yardımcılar kağan ve katuna hürmetlerini bildirmişlerdir.[50] Türk Kültür tarihi için oldukça önemli olan bu kayıtlara göre, katunun da kendi sarayı olduğu söylenmektedir.

Tarihte Türk kağanlarının bir iki kez evlendiklerini, fakat bunlardan sadece birisinin baş hatun olduğunu biliyoruz. Bunun neticesi olarak yalnız Türk soyundan olan katunların çocukları veliaht olabiliyorlardı.[51] Kağan öldüğü zaman, yerine geçecek olan çocuğu küçük ise, o zaman katunun devleti oğlu adına yönettiğini de görüyoruz. Bunun örneklerine Kök Türkler, Selçuklular ve Osmanlılar gibi büyük Türk devletlerinde rastlanmaktadır.

Savaşlarda da katunların, kağanların yanında yer aldıkları görülmektedir. 743 senesinde Moyun Çor, Ozmış Tigin ile yapmış olduğu savaşta, katununu da esir almıştır: Ozmış Tigin kan bolmış. Koyn yılka yorıdım. ykinti süngüş engilki ay altı yangıka tokıdım…tutdım. Katunın anta altım. Türk bodun anta ıngaru yok boltı.[52]

Katunların devlet meclislerine katıldıklarını ve oy sahibi olduklarını da biliyoruz. 725 de, Çin’den gelen elçiyi karşılayan heyet arasında Bilge Kağan’ın karısı Po-fu Katun da yer almıştır.[53] ,

Netice olarak, kağan ve katunluk özelliklerini taşımayanlardan Tanrı kutlarını aldığı gibi, bu kişiler görevlerini yerine getirmediği takdirde de iktidardan uzaklaştırılıyorlardı.
Prof. Dr. Saadettin GÖMEÇ
Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Tarih Bölümü Öğretim Üyesi



Kaynak: Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi Cilt: 18 Sayı: 29 Yayın Tarihi: 1996
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

69

Monday, 28.09.2015, 19:03


Çin Seddi
Çin Seddi’nin üzerindeki bütün stratejik noktalarda geçitler var. Bu geçitlerin isimleri çok ilginçtir.

Hebei ve Liaoning eyaletlerinin sınırında bulunan Shanhai (Dağ ve Deniz) Geçidi, Çin Seddi’nin doğu başlangıcı olması nedeniyle “Çin Seddi üzerindeki ilk geçit” olarak adlandırılıyor. Yanshan Dağı’nın eteğinde güneydeki Bohai Denizi’ne bakan Shanhai Geçidi, eşsiz bir manzaraya sahip. Geçitte kurulan kuleye çıkıldığında yemyeşil dağlar ve uçsuz bucaksız deniz, gözler önüne seriliyor. Geçidin ismi, işte bu manzaradan geliyor.

Shanhai Geçidi, Ming hanedanı dönemindeki Xu Da adlı tanınmış bir general tarafından inşa ettirildi. Seçkin bir asker olan Xu Da, buranın stratejik öneminin bilincindeydi ve geçidi inşa ettirmekle Yanshan Dağı’nı ve Bohai Denizi’ni bir arada kontrol etmek istedi. Geçitteki kulenin dört kapısından doğuya bakan biri üzerinde “Dünyadaki İlk Geçit” yazılı, 5.9 metre uzunluğunda, 1.6 metre genişliğinde büyük bir levha asıllı. Tahtada yer alan yüksekliği 1.45 metre, genişliği 1.09 metre olan kelimeler, Ming hanedanının tanınmış hattat ustası Xiao Xian tarafından yazıldı.

Gansu eyaletinin Jiayu Guan şehrinde yer alan Jiayu Geçidi, Çin Seddi’nin batı başlangıcıdır. Ming hanedanı Hongwu döneminin beşinci yılında (1372 yılı) kurulan geçit, bulunduğu Jiayu Dağı’nın ismiyle anılıyor. Aynı zamanda geçit, hiçbir zaman savaşın uğramadığı Jiayu Geçidi, yani Barış Geçidi olarak da adlandırılıyor.

Shanxi eyaletinin Pingding ilçesinde yer alan Niangzi Geçidi (Prenses Geçidi), sahip olduğu stratejik önem ve savunma için elverişli jeolojik yapısıyla “Shanxi eyaletinin kapısı” olarak anılıyor. Niangzi Geçidi, başlangıçta Weize Geçidi olarak adlandırılıyordu. Tang hanedanının ilk yıllarında imparator Li Yuan’ın üçüncü kızı Prenses Ping Yang, 10 binden fazla kişiden oluşan bir birlikle geçitte konuşlandı. Savaş tekniğini iyi bilen Prenses Ping Yang’nın komutası altındaki birlik, halk tarafından “Prenses Ordusu” olarak adlandırılıyordu. Bu nedenle geçidin ismi de Prenses Geçit olarak değiştirildi.

Gansu eyaletine bağlı Dunhuang ilçesinin kuzeybatısındaki Xiaofangpan kentinde, Yumen Geçidi yer alıyor. Geçit, tarihte Xinjiang’ın Hotan bölgesinde çıkarılan yeşim taşları Çin’in iç kesimlerine bu geçit üzerinden gönderildiği için “Yeşim Taşının Kapısı” anlamına gelen Yumen ismini aldı.
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

70

Monday, 28.09.2015, 19:06


Kıbrıs Adanın Tarihi Adı ALAŞ ‘ya dır
Bu ad, Kazak, Kırgız, Tatarca da ülke, ulus anlamını verir; Teleutlarda, büyücünün tılsımlı sözüdür. Orta Asya Türk tarihinde bir ALAŞ HAN vardır, (6/12) yüz yıllar arasında ALTI ALAŞ devletini kurmuştur; Bunun öteki adı;

DEŞT-KIPÇAK’tır: Urartu – İskit Konfederasyonu. (K.Mirşan)… Kazaklar 1917 ihtilalinden sonra

ALAŞ ORDA devletini kurmuşlar Sovyetler 1919’da bu devlete son vermişlerdir. (Hasan Oraltay, ALAŞ, Türkistan Türklerinin Milli İstiklal parolası Türkeli y. 1973)

Kıbrıs’ın ilk adı ALAŞ’YA, ALAŞ ülkesi demektir; Bu adı, ”1956 Gallimard baskılı, İncil Cilt I’in, Ancien Testament (Ahd-i atık) ‘in 31.nci sahifesinde okuruz.

Kıbrıs’a, ALAŞYA adını verenler, adaya İ.Ö.1400’de ayak basmışlardır. (H. Oraltay).

Yunan tarihçileri adanın tarihi sahipleri olduklarını iddia etmek için, Yunan öncesinde adaya ilk ayak basanların İ.Ö.56 tarihinde MİNOEN’ler olduğunu hasır altı ederler (G.Ville, Petit Larousse 1996)

Tarihte adaya ilk ayak basanlar, Yunanlı arkeolog, Lefkoşa müzesi müdürü P. Dikaos’un bilimsel araştırmalarına göre:

İ.Ö.6.000’de Anadolu’dan gelenlerdir.(P. Demargne, Naissance de l’Art Grec,Gallimard, 1964 Paris).
P. Demarge devam eder: Kıbrıs der, Kökenini, Orta Asya’dan (yani Türkistan’dan) alan Anadolu Kültürünün devamı olduğunu gösterir.

Araştırmacı Haluk Berkmen Paris’ten gönderdiği mektupta E. Doblhoffer’in Voices of Stons adlı kitabın 231’inci sahifesinde:

“Kıbrıs dilinin ne Yunanca, ne Semitik ve ne de Mısırca olduğu (yani olmadığı) anlaşılmıştır diye yazar… Kıbrıs alfabesinin Yunanca olduğu iddiasına rağmen, bu alfabeyle hiç bir Yunanca metin çözülememiştir.

Ayni kitabın 236.ncı sahifesinde verilen Kıbrıs alfabesinde harf zannedilen şekiller, damgadırlar ve bunlardan 25’i doğrudan Ön-Türkçedirler.

Buraya kadar verdiğimiz bilgiler Kıbrısın köken kültürünün Ön-Türk olduğunu ispatlamaktadırlar. İş bununla da kalmıyor:

Yunanlılar, Afroditin Yunan Mitolojisine ait olduğuna tüm dünyayı inandırmışlar ve kendine özgü bir kültürle tarihi ayak basamamış olan Batı, kökenini Yunan kültüründe bulduğu için Afroditin Yunanlı olduğunu, göz göre göre kabul etmiştir.

İşin bilimsel yönü şudur: Aşk tanrıçası, Afrodit değil, KIBRISLI AMATHİOS’tur .

Bu adın Yunanca anlamı verilememektedir… Her ne kadar çok sayıda yakıştırmalar ileri sürülüyorsa da;

Ortada AM+ATA+OS vardır. İki harften oluşan ilk hece, SEVGİ demektir. Latince ve İtalyancada AMARE; sevmek, AMORE aşk kelimelerin kökünü oluşturur; Etrüskler tarafından İtalya’ya götürülmüşlerdir.

ATA, anlamını söylemenin gereği yok… OS ise YÜCE demektir. Sonuçta ortaya,

YÜCE SEVGİ ATASI çıkar… Yunancaya uydurmak için ATA’nın son (A) sı kaldırılmış yerine (Hİ) konmuştur.

Demek ki, Büyük Fransız araştırmacı Pierre Demargne ve Lefkoşa Müze müdürü Dikaios’un Anadolu ve Orta Asya kökenden söz etmesi doğrudur.



Kıbrıs Alfabesindeki 25 Ön-Türkçe Damga

Halûk Tarcan
Bilimsel Araştırmacı (Centre National de la Recherche Scientifique-Paris)
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

71

Monday, 28.09.2015, 22:31



İskitlerden Türklere At Kültürü ve Kımız-1

Homeros İlyada Destanı’nda İskitlerden bahsederken, onların dişi attan süt sağdıklarını ve onu bir besin unsuru olarak kullandıklarını ifade etmiş olsa da, “kımız”dan anlaşılır şekilde ilk defa Herodotos bahsetmiştir. Bir kültür unsurunu izah etmeden önce, onun kimler tarafından kullanıldığını belirtmek, kültür tarihi açısından daha önceliklidir. Bu nedenle, ilk önce İskitler’in kimler olduklarına bakmamız gerekir.

Bir belgeyi tek başına, yani sosyal yapı dışında ele alıp incelerseniz en bilineni dahi bilinmez bir hale getirirsiniz. Belki de bu duruma en iyi örnek İskitler hakkında yapılan bazı çalışmalardır.


İskitler
İskitler tarih sahnesinde Tuna boylarından Çin Seddi’ne kadar olan bir alanda, milattan önceki değişik zamanlarda yaşamışlardır. Onların tarih sahnesine çıktıkları ilk yerleşim yeri olarak, Herodotos’tan günümüze kadar ki tarihçiler ve arkeologların çoğunluğu tarafından Batı Sibirya-Altay bölgesi, Kuzey ve Orta Kazakistan, Aral gölü çevresi ile Aral ve Hazar arasındaki bozkır gösterilmektedir. Togan ise daha açık bir tabirle “…Saha devletinin asıl merkezi Türkistan”der. Okladnikov da Karasuk kültür döneminde Orta Kazakistan’daki Jezkazgan bölgesinde İskitler’in yaşadığından bahseder. Bazı Batılı tarihçiler tarafından yok sayılsa da, bu coğrafi yerler, Türkler’in tarih sahnesine ilk çıktıkları ve Türk adıyla (Gök Türkler) devletlerini kurdukları Türkistan, daha genel tabirle, “Turan eli”dir der.

M.Ö. VI. Asırda Ahamanişler İran’ın doğusunda yaşayanlara “Saka” diyorlardı. Ayrıca bu halktan olup da Tanrı Dağlan bölgesinde yaşayanlara “Saka Homa Varka”, Maveraünnehir’dekilere “Saka Yayi Taradarya”, Bakteriyan bölgesindekilere “Saka İğrahoda”, Hazar denizinin batı ve güney batısında yaşayanlara da “Sakayart” diyorlardı’. Türk tarihi hakkında birinci elden önemli eserler yazan Togan da “M.Ö. 7-4. asırlarda Orta Asya’da hâkim göçebe milletler sıfatıyla Sakalarla Massaget’leri görüyoruz” der.

Ayrıca Togan, Bizans kaynaklarında Massagetler, Türk olarak geçer der. Diğer yandan Rus ve Avrupa kaynaklarında “Saka Türkleri” XVII. Yüzyıldan itibaren “Yakutlar” olarak tanıtılmalarına rağmen, onlar kendilerini verilen isimle değil de “Saka-Saha” olarak ifade etmişlerdir. Herodotos ise Sakaları İskitler’in bir kolu olarak ifade etmektedir. “Thssagetler”i de İskitler’in bir kolu, “Massagetler”i ise İskitlere komşu bir halk olarak ifade ederken onların “Tomyris” (Tomris) adlı bir kraliçesinden bahseder. Bilindiği üzere Tomris bayanlara verilen bir Türk adıdır.

Herodotos’un bahsettiği İskitler Batı Sibirya’dan ve Türkistan’dan gelerek Kimmerler’i güney Rusya’dan kovarak onların peşinden Anadolu’ya gelmişlerdir. Bu düşüncelere kendisi de katılan Fransız tarihçi Grousset, ne hikmetse kitabının aynı sayfasında şunları yazar: “Bunlar İran anavatanı, şimdiki Rus Türkistan’ı bozkırlarında göçebe olarak kalmış, Kuzey İranlılar olup, daha güneyde İran düzlüğünde yerleşmiş yerleşik soydaşları Medler ve Persler’in kuvvetlice hissettikleri Asur ve Babil maddi medeniyetinin tesirinden kurtulabilmişlerdir”.

Başta Rus Bilimler Akademisi olmak üzere milletler arası birçok akademinin üyesi olan Kazan Tatarı Türkleri’nden M. F. Zakiyeviç, XVIII. Yüzyılın ikinci yarısında Rus bilim adamlarının Grek tarihine ilgi duymaya başladıklarını belirterek, bunlardan A. Lızlov (ilk baskısı 1692 olan eserinde) Türkler’in ve Tatarlar’ın İskitler’den geldiklerini belirtir der.

Ayrıca I. Petro’nun ricasıyla Slavlar’ın ortaya çıkışını araştıran Macar bilim adamı Z. S. Leybnıts, 1708’de yazdığı mektuplardan birinde şöyle der: “Sarmat adından benim anladığım bütün Slavyan tayfalardır”.

İskit-Sarmat problemleriyle ilgilenen G. Z. Bayer de 1725’de yazdığı eserinde İskitleri Slavyan kabul etmez.

XVIII. Yüzyıl Rus bilginlerinden N. V. Tatişçev, “İranlılar, Almanlar ve Çinliler İskit olamazlar’ dedikten sonra, III. Yüzyıl’dan X. Yüzyıl’a kadar Avrupalılar İskit ismi yerine Tatar ismini kullanmaya başlamışlar der.

XIX. yüzyılın ikinci yarısında Alman tarihçi B. G. Nibur ise İskitleri Moğol olarak açıklayıp Türkleri de Moğollar içinde göstermiştir.

Bir başka Alman tarihçi K. Noyman’da 1855’de dil ve dinden yola çıkarak Türkler’in ataları olarak İskitler’i, Slavyanlar’ın için de Sarmatlar’ı zikretmiştir.

F.Vizantiyest ile Zosim de Hunlar’ı İskit kabul etmişlerdir.

P. Kesariyskiy de İskitler’den bir grubun Hunlar ve Sabarlar olduğunu belirtir.

Agafiy ise, 1953’de yazdığı bir eserde, Azak civarındaki Hunları İskitler olarak adlandırmıştır.

Diğer yandan M. Vizantiyets eskiden Türkler’in “Saka” olarak adlandırdıklarını ve Bizans imparatoru II. Justinos’a Göktürkler tarafından anlaşma amacıyla (Sansanilere barışı) gönderilen elçinin elindeki mektubun İskit dili olarak bilinen “barbar Türkler”in diliyle yazılmış olduğunu belirtir.

Kafesoğlu da Chavannes, Moravcsik ve Kollautz’a atfen Göktürk elçisinin mektubunun “İskit (Türk)” diliyle yazılmış olduğunu belirtir.

Fsimokatta da 1957’de yazdığı bir eserinde batı Türkleri’ni İskitler olarak kabul etmektedir.

Ayrıca “XII. Yüzyıl Povecti Vremennıh Let” adlı Rus kroniğinde de İskitler, Hazarlar ve Bulgarlar aynı kökten gelen bir halk olarak ifade edildikten sonra “biz (Slavyanlar) Tuna’da yaşarken konuşurken İskitler geldiler, yani Hazarlar, Bulgarlar gelip Tuna’ya yerleştiler” demektedir. Ermeni asıllı Feofiyan da VIII. yüzyılda Hazar adıyla ifade edilenler aslında İskitler’dir denir.

Bu satırların yazan da Uluslararası Hoca Ahmet Yesevi Türk-Kazak Üniversitesi adına 1996-1997 öğretim yılında Türk Cumhuriyetleri’nde yaptığı alan çalışmalarında bu Cumhuriyetlerdeki insanların köklerini “Avarlar, Saklar ve Hunlar”a bağladıklarını tespit etmiştir. Ayrıca Nukus (Harezmi) bölgesinde, Karakalpak Türkleri’nden olan kadınların milli kıyafetlerinin İskitler’den kaynaklandığını tespit etmiştir. Hazar Denizi’nin doğu kıyısında Kazakistan topraklan içinde yer alan; İslam öncesi ve sonrası Türkler’in mezarlarının olduğu, tarihi Mangışlak mezarlığında da yaptığımız çalışmada, bazı mezarların İskitler’e ait olduklarını yöredeki insanlardan dinledik.

Arkeolojik Veriler

Afanosyeva ve Androva kültür verilerine göre de M.Ö. 1700′ ata binilmeye başlanmıştır.

Ata binme ise, etinden ve sütünden faydalanmanın ikinci safhasını teşkil ettiği için, onun bu yıllardan önce ehlileştirilmiş olmasını gerektirir. Arkeolojik görüşlere göre bozkır kültürünün temel karakteristik özelliğini M.Ö. 2500-1700 yıllarında kazanmıştır. Bu kültür yüksek yaylalarda, rutubet derecesi az ve ot ile çimenlerin bol olduğu alanlarda oluştuğu için kültür bilimciler ona “bozkır kültürü” veya “atlı göçebe kültürü” demişlerdir.

Bazı bilim adamları da adı geçen kültürün oluştuğu alanlarda hâkim halkın Türkler olduğu için bu kültürü “Türk kültürü” olarak ifade etmişlerdir. Çünkü tarihte “at ilk defa Orta Asya’da ve kuzey yörelerinde “Alt Paleotik” devirden itibaren ehlileştirilmiş ve “Ural-Altay” kökenli kavimler vasıtasıyla, diğer bölgelere yayılmıştır.

Bilhassa M.Ö. III binde Ural-Altay yöresi ile Güney Rusya bozkırları arasındaki kültürel bağlar ilginçtir”.

Atlı göçebe ya da atlı kültüre ait arkeolojik kültür unsurlarının en çok bulundukları bölgeler, Karpat havzası, Karadeniz’in kuzey ve kuzey doğusu, özellikle Kırım yarımadası, Kuban, Perm, Minusinsk havzaları ve Kuzey Moğolistan’dır[14]. At besleyicilik ve ona bağlı olarak atlı göçebe kültürü “nomad kültür” çevresinin en olgun derecesidir. Bu kültürün bazı özelliklerini İndo-Germenler ile Sami kavimlerinde de görmek mümkün olmakla beraber, en tipik özellikleri Altay kavimleri arasında tespit edilmiştir. Schmid ve Menghin’e göre Ural-Altay kavimlerinin dünya tarihi bakımdan iki önemli rolleri olmuştur. Bunlardan birincisi hayvan yetiştiricilik, İkincisi de devlet kurma kabiliyetleridir[15].

Macar Türkolog Deer de yukarıdaki görüşe paralel olarak şöyle der: “At olmadan istenildiği tarzda süratli yer değiştirme, meraların önceden seçilmesi ve aynı zamanda yarı vahşi hayvanların yarı müdafaası ve bir arada tutulması, hülasa bütün büyük ölçüdeki çobanlıkla sistemli olarak bağlı bulunan hususların tasavvuru imkânsızdır. At olmasaydı, Eurazia’nın step adamı yerleşik kavimlerinkini çoktan aşan, yıldırım çabukluğuna ve delip geçme hassasına malik bulunan muharebe tarzını asla teşkil edemez, Hunlar’ın, Avarlar’ın, Gök Türkler’in imparatorlukları meydana gelemezdi. Eski bir Çin tarihçisinin de dediği gibi, ‘Hun kavmi muharebede ve mücadelede imparatorluğunu at sırtından tesis ile yüzlerce şimalli kavim üzerinde hâkimiyetini temin etmiştir. At bu kavimlerin düşüncesinde adeta şahsen muharebeye iştirak eden bir kimse olmuş… Hatta bazı kabileler için bir kısım at cinsleri o kadar karakteristiktir ki, adlarını bile sevdikleri atlardan almaktadırlar. Peçeneklerin her bir kabilesinin birer at rengini izafe eden adları bulunduğu gibi, sair Türk kavimlerinde de kabileler “Alayuntlu” (Alaca atlı) ve “Toraygır” (dor aygır) tarzında isimler almaktadır”[16]. Kafesoğlu, Çin kaynaklarına atfen yurtlarını (çadırlarını) atla çekilen tekerlekli arabalar üzerine yaptıkları için Hun boylarından Tölesler’e yüksek tekerlekli (chaochie) arabalar dendiğini belirtir. İlmî hayatını Oğuzlar’a adayan Sümer’e göre de “Oğuz Türkleri devletlerini at üstünde kurdular ve Anadolu’ya da at üstünde geldiler”[17].

Türkler için at, o kadar önemli olmuş ki, bundan dolayı yakın tarihe kadar Doğu Anadolu ile Nahçıvan ve Azerbaycan’da mezar taşı olarak dahi kullanılmıştır. Ayrıca atlar için mezarlar, hatta anıt mezarlar yapıldığı gibi, önemli insanlar öldüklerinde de atlarıyla defnedilmişlerdir. Mesela: “Eski Türkler’de ve Hıristiyanlığın kabulünden önce, Macarlar’da ölü ile birlikte atı, yahut atının başı ile ayak kemikleri, silahları, sevdiği eşya da gömülürdü”[18].

Buraya kadar at hakkında yazdıklarımız özetleyecek olursak: At bozkır kültürünün anlaşılmasında temel faktörlerin başında gelir. Ayrıca bazı araştırmacılar ifade etmekten çekinseler de “bozkır kültürü”, “Türk kültürü”nün bir başka ifade ediliş tarzıdır. Çünkü bilindiği üzere bozkır kültürünün tarih sahnesine çıktığı mekân, aynı zamanda Turan ülkesi yani Türkler’in yaşadıkları ve tarih yapıp yazdıkları coğrafyadır. Ayrıca insanların kafataslarındaki bir kemiğin “eyer”e benzemesinden dolayı, tıp tarihinde “Türk kemiği” (sella Turcica) denmesi bir tesadüf eseri olmasa gerek.

Yukarıda genel olarak ifade ettiğimiz gibi at ile Türkler adeta kader birliği etmişler, onunla gülüp onunla ağlamışlardır. At sayesinde kendilerinden nüfusça büyük sosyal gruplar karşısında varlıklarını devam ettirmişlerdir. Zamanla da onları hâkimiyetleri altına almışlardır.

L. Rasonyi, W. Koppers, F. Flor, P. Vaczy, W. Schmidt, R. Grousset gibi Batılı tarihçilere göre atın vatanı olan bozkırda, Türkler onu M.Ö. 4000-3500 yıllarında ehlileştirmişlerdir. M.Ö. 2500’ler olarak tarihlendirilen Afanasnevo kültüründe koyun kemiklerinin, at kalıntıları ile görülmesine karşılık, Aral gölü havalisinin daha önceki kültürünü vasıflarından Haremz’deki Kelteminar kültüründe M.Ö. 3000’de yaban domuzu, geyik ve kaplumbağa kemiklerinin çıkmış olması[19] İskit kültürü hakkında çalışmalar yapanları düşündürmesi gerekir. Ayrıca tarihlerinin ilk safhalarında Tunguzlar’ın ve Moğollar’ın domuz; Türkler’in at ve koyun; İndo-Germenler’in öküz, inek ve manda; çöl kavimlerinde de deve besleyiciliğinin hâkim olduğunu tarihi vesikalar kayıt etmiştir[20]. Bunlardan başka, Hun çağına ait bozlar hayvan üslubunun tasvirlerinde inek, öküz, boğa, manda gibi hayvanların ve evcil domuzun yer almaması da dikkat çekicidir[21]. İskitler hakkında ilk derli toplu bilgiler veren Herodotos’a göre de, İskitler “kurban olarak bütün hayvanları ve özellikle at keserler… Şunu da belirtelim ki, domuz kurban etmezler, hatta topraklarında üretmezler bile”[22]. Dolayısıyla buraya kadar anlatılan bilgiler, Turani bir kavim olan İskitler’in, sosyo-kültür yapılarının ve siyasi tarihlerinin Türklerle birlikte ele alınmasını zorunlu kılmaktadır.



Arkeolojik Veriler

Tarihi kendi sosyal şartları ve tarihin yapıldığı dönemi esas alırsak, atın evcilleştirilmesi ile atın bir binek aracı olarak kullanılması, Çağımızdaki motorlu araçların kullanımıyla eş değerdir. Çünkü çağımızda motorlu araçlara hâkim olanlar tarihe yön veriyorlarsa, eskiden ata sahip olanlar da kendi devirlerinde aynı güce sahiptiler.

Grousset atın vatanı olarak bozkırı gösterirken Koppers’e atfen Rasonyi de “atın ilk ehlileştirilmesini ve bununla ilgili karakteristik atlı çoban kültürünün yaşatılmasını, kesin olarak iç Asya’da yaşayan eski Türklere kadar dayamak gerekir” diyerek, kendi görüşünü şöyle ifade eder:

“Göçebe Türkler tarafından, en eski çağlardan beri yetiştirilen at, tekmil kültüre veçhe veren, en önemli bir amildir. Atın ehlileştirilmesi olmadan Eskiçağ ve erken Ortaçağ’ın büyük ölçüdeki kavimler göçleri tasavvur dahi edilemez”.

Schmidt ve Menghin’e göre de Ural-Altay kavimlerinin dünya tarihi bakımından iki önemli rolleri olmuştur. Bunlardan biri “hayvan yetiştiricilik” İkincisi de “devlet kurma” kabiliyetleridir.

“Sibirya’dan” adlı eseriyle meşhur olan W. Radloff, 1859-1871 yılları arasında Barnaul’da yaptığı çalışmalara dayanarak, Altay halkı için şöyle der:

“Atın onlarca malum olduğunu, tezyinat ve kaya resimleri ve bundan başka, bakır gemler dahi ispat etmektedir. Onlar atı binek hayvanı olarak da kullanmışlardır”.

Saha Türkleri’nden olan Türkolog Y. Vasilyev (Cargıstay)

“Sahaların en eski zamanlardan, Skiflerden, Saklardan, Hunlardan, Eski Türklerden, Oğuzlardan getirdikleri bir kaç bin yıl (Bazı bilim adamları 5000 yıl olduğunu söylüyorlar.) tarihli dinleri vardır” diyerek, “kiiriio cöhögöy Toyan; yani atın ve tanrıların kanatlı atlarının Tanrısı” adıyla bir Tanrı’dan bahseder.

Bilindiği üzere birçok eserde eski Türkler’in tanrıya at kurban ettikleri belirtilmiştir. Mesela Diyarbekirli, Hunlar’ın Gök Tanrı’ya at, Yer Tanrı’ya da koç kurban ettiklerini zikreder’.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Herodotos’a göre de Skyt yani İskitler, tanrılarına, domuz hariç bütün hayvanları, özellikle atı kurban ederlerdi’. Dede Korkut Destanı’nda da attan aygır kurban edildiği birçok yerde zikredilmiştir.

Yeri gelmişken ifade etmekte yarar var. Günümüz Kazak Türkleri arasında en makbul kurban hayvanlarından biri at olmakla beraber, onun eti de diğerlerine göre daha pahalıdır. Rostovzeff’in, “İskit sanatının kaynaklarını Orta Asya’nın bir köşesinde aramanın doğru olacağı iddiası ile Barovka’nın hayvan üslubunun çıktığı yer Altaylar’dır ve bu üslup sonradan batıda yaşayan İskitler arasında da yaygınlaşmıştır iddiası gittikçe kuvvet kazanmaktadır. Mayamir kültüründen önce gelen Karasuk kültüründe, Altay ve Tanrı dağlarında çok tanınan Saka ve Hun sanatındaki hayvan üslubunun doğduğuna ve geliştiğine şahit oluyoruz” diyen Diyarbekirli, hayvan üslubunun ilk örneklerinin Altaylar olduğunu ifade ederken, aslında at üslubunun da orada ortaya çıktığım belirtmektedir.

Bilindiği üzere, Altaylar’da bulunan ve dünyanın en eski halısı olan “Pazırık Halısı” üzerinde de pantolonlu atlı süvariler yer almaktadır’.

Atın ehlileştirilmesiyle beraber at ve “at kültü” ile ilgili kültür unsurları da ortaya çıkmıştır.

Mesela Çinliler Türkler’in, efsanevi “göl aygırlarından türeme cins at yetiştirdiklerine inanmış ve bu atlan elde etmek için çok emek sarf etmişlerdir” . Ayrıca Türkler arasında da at kültü çok yaygındır’.

Mesela Saha Türkleri’nde bahadırlar at sürüsü ilahileri tarafından güneş ülkesine gönderilirken, Buryatlar’da da bu anlayış hâkimdir. Ordos Moğolları’nda da Cengiz Han’ın atının gökten indiğine inanılır’.

Bilindiği üzere Anadolu’nun her yerinde Hz. Ali’nin atının ayak izleri ve onunla ilgili hikâye ve inançlara rastlanır.

Ayrıca Köroğlu, Balkanlar’dan Orta Asya’ya kadar bir alanda “kır atı”yla haksızlıklarla mücadele eder ve bu uğraşıda onun en yakın dostu atıdır.

Ergenekon Destanı’nda Türkler’in Ergenekon’a sığındıkları ve yıllar sonra da, kayaları eriterek, at sırtında bozkırlara yayıldıkları anlatılır. Diğer yandan Mete Han’dan Çinliler’in istedikleri üç şeyden birinin at olduğu, Oğuz Kağan Destanı’nda anlatılır.

Ayrıca Anadolu’da “at, avrat ve silah”ın bir başkasına ödünç dahi verilemeyeceği deyimlerde belirtilmiştir. Mesela, Kadirli’de bir atasözünde şöyle denir: “At, avrat ve silah istenmez”. Divanü Lügat-it Türk’de de atla ilgili birçok deyim ve ata sözü zikredilmiştir. Mesela bunlardan birisi şöyledir “Kuş kanadıyla, er atıyla”. Bu ata sözü, Karaçay-Balkar Türkleri tarafından “at er kişinin kanadı” şeklinde ifade edilmiştir.

Anadolu’da atla ilgili bazı ata sözleri de şöyledir: “At ver dost ol, kız ver düşman ol”. “At ver barış, kız ver barış”. “Attan kalanı öküze dökerler”. “Ata binen kılıcını kuşanır”. “At alırsan taydan, kız alırsan soydan”. “At ile avradın yedeği sayılmaz”. “At murat, katır devlet, eşek kısmet, deve gurbettir”. “At pazarında eşek anırmaz”.

Türkistan/Kazakistan’da bizim derlediğimiz ata sözlerinden biri de “caksı at kamsı saldırmas”. Yani iyi at kendini kırbaçlatmaz. Bu ata sözü Tunceli’de ise şöyle ifade edilir: “iyi at kendine sopa vurdurmaz”.

Atla ilgili Türk Cumhuriyetleri’nde derlediğimiz bazı ata sözü ve deyimlerde şöyledir: “Attan indikten sonra yat”. “At üstünde yemek yemek”. “At adamın kanadı, aş adamın kuvvetidir”. “At üstünde söyleşmek” veya “at yelesinde söyleşmek”. Bu deyim Anadolu’daki “ayak üstü söyleşmek” deyiminin tam karşılığıdır.

Kazakistan’da atlar çeşitli isimlerle anılmaktadır.

“Cılkı”: Erkek ve dişi, yani at türüne verilen genel isim.
“Kulun”: Bir yaşına kadar olan at (cılkı) yavrusu.
“Tay”: Bir yaşla iki yaş arasındaki at yavrusu.
“Canbağı”: İki yaştaki at.
“Kunan”: Üç yaşındaki at.
“Dönen”: Dört yaşındaki at.
“Beste”: Beş yaşındaki at.
“Baytat”: Doğurmamış dişi at.
“Biye”: Doğurmuş dişi at.
“Kısrak”: Kısır olan dişi at.

İfade etmekte yarar, Anadolu Türkçesi’nde kısrak, maalesef yanlış bir tanımla (Çünkü kelime kısır’dan gelmektedir.) bütün dişi atlara denmektedir.

“Mamu”: Üç dört yavru doğurmuş dişi at.
“Tarpan”: Yabani at.

“Aygır” : Yumurtaları alınmış erkek at. Yani kısırlaştırılmış at. En olgun aygır, beş yaşında olandır. Askeri ve binek amaçlı kullanılan atlarda da “tüpar, düldül, kazan at, saygülük, beygi, cüyrük-yügrük” adıyla altı grupta toplanırlar. Bunlardan son ikisi daha çok yarış atı olarak kullanılır.
Dr.Mustafa Aksoy
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

72

Monday, 28.09.2015, 22:34

İskitlerden Türklere At Kültürü ve Kımız-2



Kımız

Bir içki olarak “kımız” Türk tarihinde ayrı bir öneme sahiptir.

Kımızın kimyasal yapısı hakkında ilk bilimsel bilgi, Rus ordusunda görev yapan İskoçyalı Dr. C. Griw’in 1784 yılında yazdığı rapor olmuştur. Fakat bu rapordan önce, Tatar Türkleri’nin yaşadığı bölgeye 1253 yılında seyahat eden Fransız W. Rubrikas kımızın yapılışı, tadı, sarhoş edici ve insan sağlığı üzerindeki tesirleri hakkında bilgiler vermişti.

Bu bilgilerden önce de, Herodotos İskitler’den bahsederken onların dişi atların sütünden içki elde ettiklerini belirtir. Herodotos’tan sonra ise yukarıda da belirttiğimiz gibi “XII. asra kadar Batıda hiçbir yazar kımızdan bahsetmemiştir. XII. asırdan sonra Rus yıllıklarında kımızdan bahsedildiği görülmektedir”.

Togan’na göre de İskitler kımız içerler. Okladnikov’da Paleolitik-Neolitik kültür devrinde Sahalar’ın ilkbaharda “at doğurganlığı” şenliği yaptıklarını ve bu şenlikte kımız içtiklerini belirtir. Kaşgarlı Mahmut ta, “kısrak sütü tulumda bekletilir, ekşitilir, sonra içilir” derken eserinin diğer ciltlerinde de kımızın yapılışı ve tadı hakkında bilgiler verir. Dede Korkut Destanı’nda da Dirse Han’ın hanımı şöyle konuşur:

“Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kırdır. İç Oğuzun, Dış Oğuzun beylerinin üstüne yığınak et. Aç görsen doyur, yalıncak görsen donat. Borçluyu borcundan kurtar. Tepe gibi et yığ. Göl gibi kımız sağdır. Ulu toy eyle, hacet dile! Ola ki bir ağzı dualının bereketiyle Tanrı bize bir erdemli çocuk verir” .

Ebulgazi Bahadır Han ise Oğuz Han’ın yurduna varıp, onun ziyafet vermesinden bahsederken, “Tokkuz ming koy (koyun) ve tokkuz yüz yılkı (at) öltürtdi bulgarıdan toksantokkuz havz kıldurup tokkuzıga arak (içki) tohsanıga kımız tolturtdı” der.



Yukarıda da görüldüğü üzere Müslüman Türkler arasında da eskiden beri at eti yenildiği ve kımız içildiği belirtilmektedir. Manas Destank’nda da Han Kögütey, halkına şöyle seslenir: “Benim gözlerim yumulduğu zaman, vücudumu kımızla yıkayın”.

1915-1918 yıllarında Rusya’nın Urmiye/İran konsolosu olan Nikitin de at ve kımız hakkında şu bilgileri verir: “Kısrak sütü bazen içki olarak kullanılır, ama Türkistan göçebelerine oranla buna çok az rastlanır. Ermenistan’da at yetiştirmeye pek önem verilmez. Ülkenin engebeli karakteri buna pek elverişli değildir… Zogros aşiretlerinde ve Van gölüyle Ararat arasında bulunan Aladağ’daki Heyderanlılarda at yetiştiriciliği ünlüdür”.

Bizim alan çalışması yaptığımız Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’ın kuzey bölgelerinde, yoğun olarak at eti yendiği ve kımız içildiği, Özbekistan’da kısmen kımız içildiği, Azerbaycan’da ise at eti yenilmediği ve kımızın içilmediği tespit edilmiştir. Buraya kadar verilen bilgilerden sonra bir “Türk içeceği olan kımız”dan bahsedebiliriz.

Eski Türkler, Orta Asya ve Çin tarihi konusunda uzman Eberhard, “Çinliler’in eskiden olduğu gibi bugünde süt içmediklerini” ifade ederek, “Çincede pek çok defalar zikredilen ve “lo” adı verilen bir içki vardır. Beygir “lo”sundan o şekilde bahsedilir ki, bunun kımız olduğuna şüphe edilemez der.

Eberhard bir başka eserinde de “Çinlilerin etnolojik kayıtlarında bu “lo” yalnız Türk boylarında ve bunların en yakın komşuları arasında zikrolunur, ortaya konulan bu uygarlığa karşı şüphe gösterilebileceğini zannetmiyorum” der.

Yine Eberhard, “Vu-Huan”ların, “Dung-hu”ların (Proto-Moğol)”, “Hyung-nu”ların (proto Türk-Hun), “Tu-cüe”lerin (Türkler), Tu-yu-han”ların (Moğol-Tibet), “Vu-Sur”ların (Fegana’nın güneyinde yaşarlar), “Gav-çığ” (Türkistanda bir devlet), “Cye- Gu”ların (Kırgızlar), kımız içip at eti yediklerini “Hui-Ho”ların (Uygurlar) ise “Manihaizme” girdikten sonra kımız içmeyip at eti yemediklerini belirtir.

Moğollar ve Türkler’in at eti yiyip kımız içtiklerini Spuler, Vladimir, Arat, Kafesoğlu ve benzeri gibi bilim adamları tarafından da belirtilmiştir. Ayrıca Radloff, Altay bölgesinde kımıza “çegan” dendiğini ve Kazaklar’ın düğüne katılanlara bundan ikram ettiklerini belirtir.

Markov’a göre de kımızın vatanı Asya stepleri olup, o bir tedavi edici ilaç olarak da kullanılmıştır. Bu nedenle kımızla tedavi merkezini ilk defa Dr. Poznikov, Şamara civarında açmıştır. Sonra da Volga nehrinin aşağı ve orta kesimlerinde, Batı Sibirya’da Orenburg’da, Ufa ile Türkistan ve Çimkent şehirlerinde kımızla tedavi merkezleri açılırken, sonra da İngiltere ve Kaliforniya’da kımızla tedavi merkezleri açılmıştır.

Uluğtuğ ayrıca Kırgızlar’ın kımız içmeyenlere “mayasız”, sık sık hasta olanlara da, “atası vaktiyle kımızdan kesmiş” dediklerini de ifade eder. Diğer yandan kımız Orta Asya Türkleri arasında bir bayram merasimine de konu olur.

Mesela Kazakistan’da Mayıs ayının onundan itibaren başlayarak sonuna kadar devam eden “yaz toyu”na “kımız toyu” da denir ve bu toyda yeşil tabiata kımız serpilir. Uluğtuğ da, “Fergana havalisinde Kıpçak, Kırgız, Kazak vs. Türk boyları tarafından Mayıs sonlarında yapılan kımız bayramı bir hafta devam eder”der. Haziranda gündüzün en uzun, gecenin en kısa olduğunda günde, Saha Cumhuriyeti’nde “ıhla” adında bir bayram kutlandığını ve buna “yeni yıl” veya “kımızın ve beyaz güneşin bayramı” da dendiğini, Saha Türkleri’nden olan Vasilyev zikreder’.

Kımız Batı dillerine ve Rus diline “kumıs” şeklinde geçmiş olup, Rus dilindeki Yabancı Kelimeler Sözlüğü’nde “kumıs”, “Asya, Yakın ve Orta Doğu, Latin Amerika’da içilen içki” şeklinde ifade edilirken, kelimenin aslının “kımız” olduğu ve Türkçe’den Rusça’ya geçtiği belirtilmiştir. Yukarıdaki bilgilerden de anlaşıldığı gibi, “kımız” hemen hemen Türk kelimesiyle beraber kullanılması gereken bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kazakistan’da “kımızdı kim işpes, kızdı kim ayıttırmas” yani “kımızı kim içmez, kızı kim konuşturmaz” şeklinde de bir ata sözü vardır.


Dr.Mustafa Aksoy
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

73

Wednesday, 30.09.2015, 02:07

Türklerde Falcılık

CENGİZ HAN'IN FAL BAKMA KUDRETİNE SAHİP TORUNU MENGÜ HAN
CAVIRUN FALI (Kürek Kemiği Falı)
KUMALAK FALI
AŞIK FALI
KUYRUK YAĞI FALI...
Falcılık Türk inanç sisteminin başlıca unsurlarından biridir. Fal eski Türkçede "ırk" kelimesiyle ifade edilmiştir. Mahmud Kaşgari ırk kelimesini "falcılık, kahinlik ve bir kimsenin gönlündekini bilmek" diye açıklamaktadır. Besim Atalay'ın konuyla ilgili çevirmesine ilave ettiği nota göre "bu kelime Türkiye'nin birçok yerlerinde kader, talih, fal anlamında kullanılmaktadır. Irkım açıldı - talihim açıldı demektir" ; "kam ırkladı" cümlesinin izahını yaparken şu notu ilave ediyor : " Batı Anadolu'da ve hele Kütahya vilayetinin bazı yerlerinde "ırk bakmak" fala bakmak anlamındadır.
Oğuz destanında zikredilen bilge ve filozof Irkıl Hocanın adı da kahin ve falcı anlamını ifade etse gerektir. (Yakut Türklerine göre ilk kam'ın adı da Argıl idi. Bu isimde Irkıl veya Arkıl Hocayı hatırlatıyor). Altay'da kamdan başka "ırımçı" denilen adamlar vardır. Bunlar saralı hasta adamlardır. Saraları tuttuğu zaman bunlar gaipten haber verirlermiş.
Falcılar fal açmak için kullandıkları nesneye göre muhtelif ad alırlar.Hayvanların kürek kemiğine bakıp geleceği keşfedenlere "yağrıncı", koyun tezekleriyle fal açanlara "kumalakçı" , muhtelif şeylerden manalar çıkaran falcılara "ırımçı" denir.
"Kürek kemiği" falına Moğol saraylarında çok önem verilirdi.Rubruk'un verdiği malumata göre Mengü Han ( Cengiz Han'ın Torunu ) bir işe girişmek isterse kürek kemiğine bakardı. Önce kemiği ateşte kızdırırlardı.Bunları yağmaya mahsus küçük iki ev vardı. Kemikleri yaktıktan sonra hakan bunlardan hasıl olan çizgilere bakardı.Kemik üzerindeki çizgi doğru, düz ise yol açık, eğri veya delikler hasıl olursa yol kapalı demekti. Rubruk, hakanın yanında kemikler görmüştür. Moğollar'ın kürek kemikleri ile fal açtıklarını 1221 de seyahat eden Çinli Menhun da zikretmektedir.
Kırgız ve Kazaklar kürek kemiğine saygı gösterirler; kırmadan köpeklere atmazlar. (Anadolu'nun birçok yerinde kasaplar kürek kemiğini kırmadan atmazlar)
Ateşe yağ atmak suretiyle fala bakmak Kırgız - Kazaklarda da tespit edilmiştir.Falcı kuyruk yağını ocağa atar, ateşin alevlerine bakıp istikbalden haber verir.
Aşık kemiğiyle bakılan fal'da diğer fal çeşitlerindendir.
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

74

Thursday, 1.10.2015, 19:32

ETRÜSKLERİN TARİHİ ÖNEMİ


1-Devlet Teşkilatı ve Hukuk
Romalılar siyasi ve idari kuruluş şekillerinin çoğunu Etrüsklerinden almıslardır.Mesela Senato Romalılara Etrüsklerden geçmiştir.Romalılar Etrüsklerden hem devlet otorısini sembol ve amblemlerini de Etrüsklerden almışlardır.Latin dillerine geçmiş olan "taht"anlamındaki "trona" kelimesi bile Etrüskçedir.
2-Ordu Teşkilatı
Roma ordusunun kurulması ve düzenlenmesi Etrüsk kralları döneminde olmuştur.Romalılardan da batı milletlerine geçmiştir.
3-İnşaat ve Mimarlık
Romalılar sur,mabet,köpru yapımlarınıda Etrüsklerden öğrenmişler ve din ile baglantı olarak içine alıyorlardı ve hatta Körü yapımı rahipler arasında bir sırdı.Hatta "pontifex"Fransızca olarak "pontife Supreme"dir.Manası da"Büyük Köprü Mimarıdır.
4-Yol İnşaatı
Etrüsklerin İtalya yarımadasını yollara kavuşturduğunu bugün ispat edilmiştir.Via Clodia Etrüskler tarafından yapılmıştır.Bataklıkların kurutulması teknığı .plastik sanatlar,kuyumculuk Etrüsklerden öğrenilmiştir.
İTALYA'DA ETRÜSKLERİN HAKİMİYETİ
Etrüsklerin M.Ö.8 inci asırda tarih sahnesine çıktıkları ve birden yok olduklarını biliyoruz.M.Ö.8 inci asırdan daha önceye ait eşyaların bulunması sasırtıcı olmuştu.Böylece Etrüsklerin M.Ö. 10-13 asırlarda geçmişinin olduğu ortaya cıktı.Etrüsklerin menşei tartışma konusu olmuş ama gerçek M.Ö.8 icni asrın baslarında İtalya da Etrüsklerın Mevcut olduğudur.Meşhur Romalı Tarihçi Titus Livius Etrüsklerin Şan ve söhretinin Alp daglarından Messina bogazına kadar sardığını demiştir.
Ünlü Romalı hatip Caton ise: “Bütün İtalya Etrüsklerin egemenliği altında idi” der. Arno ile Tiber nehirleri arasında bulunan Po nehri vadisinide ele geçirmişler ,güneyde Yunan kolonileri ile komsu olup cok topraklarını feth etmişlerdir.Kapua şehrine uzanıp Etruria'nın güneyindeki kapusu olmak üzere kendileri kurmuşlardır.
Miladdan önceki yedinci ve altıncı yüzyıllar Etrüsklerin deniz gücü bakımından da, en kuvvetli oldukları devirdir. Bu devirde Etrüskler Akdeniz’in Batı kısmına tamamen hakimdir. Ancak müttefikleri Kartacalılara Sardenya’nın bazı sahillerini işgal etmeğe müsaade etmektedirler. Korsika adası Etrüsk egemenliği altındadır. Etrüsk resmî donanması kadar, Etrüsk korsanları da, Yunanlı denizcileri dehşet içinde yaşatmaktadır. Bu duruma tepki gösteren Yunanlılar (Foçalılar) Etrüskler tarafından M.Ö. 535 de, Aleria’da ağır bir yenilgiye uğratılıyor .
Etrüsklerin siyasetçe kudretli oldukları devirde, Kuzey, Orta ve Güney Etruria’yı teşkil eden bölgelerin esaslı bir merkezî sisteme bağlı oldukları anlaşılıyor. Başlangıçta, her birinin birer kabilenin yaşama alanı olduğu tahmin olunan bu bölgeler, zamanla, Yunanistan’da olduğu gibi, birer site-devlet halini almış ve bunun neticesinde Cerveteri, Vulci, Volsinii gibi gelişmiş şehirler meydana gelmiştir.
Efsane der ki, Romulus M.Ö. 743 de Roma’yı kurduktan sonra, şehri iskân etmek için ırk ve sınıf ayırımı yapmadan şehre vatandaş kabul edeceği ilân etmiş, fakat Roma vatandaşlığına talip olanları da önce “asylum” (asul) adını verdiği bir sahada karantinaya tabi tutulmuştur. Böylece şehre Etrüsk olmayan bir çok unsurlar dolmuştur. Fakat anlaşıldığına göre Etrüskler, kendilerini kurucu ve soylu sayarak ayrı mahallede oturmuşlardır. Çünkü imparatorluk devrinde bile, Roma’nın göbeğinde Vicus Tuscus”, yani Etrüsk mahallesi diye bir bölge mevcuttu.
Roma'ya yerleşen bekar yeni vatandaşlar yeni aile kurabilmek için komşu kavim sabinler nezdinde toptan kız kacırma olayı tertip eden Romulusdur.Bu kez Sabinlerin babaları ve erkek kardeşleri Romalılara savaş actılar .Kocalarını beğenen kızlar araya girdi ve siyasi bir birleşme meydana geldi.
Romalı bazı tarihçilere göre Romanın Romulu'den sonra bazı krallarının Etrüsk bazılarınında Latindi.
Servius Tullius,Romalı tarihçilere göre Sabin yani Latin zannedilirdi .Fakat elde edilen vesikalara göre Etrüsk olduğu ispat edilmiştir.
Romulus bir efsaneye göre fırtınada kayboluyor, gökyüzüne cıkıp ilahlaşıyor.Fakat bir rivayete göre senoto tarafından öldürülmüştür.Bu durum akla soy mücadelesi muhtemelen Latinlerin intikamı idi.
Etrüsklerin siyasi kudretini cekemeyen Yunan siteleri Roma'da karısıklık cıkarmışlar .Ajanlar göndermişler ,halkı isyana teşvik etmişler ,Kral hakkında iftiraşar atılarak "Magrur Tarhan "adı takılarak bunu halk arasında yaymışlar .Kralın oğularından birine genç güzel bir kadın göderip tecavüz edildi yiye yaygara cıkarırlar.
Kral hayatını kurtarabilmek için ailesi ile birlikte Roma'yı terkeder ve idare Etrüsk olamaynların eline geçer.Latinlerin Etrüsklere başkaldırması Yani soy tepkisi niteliğinde oluşu artık şüphesizdir.Romalı tarihçiler milli tepki zannedilmemesi için Yunan parmagını dahi gizlemişlerdir.Bu bilgileri o nedenle çok az tarihçi anlatır.
Derleme.Akcan MİR
KAYNAK;TÜRK KÜLTÜRÜNÜ ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜ
ETRÜSKLER TÜRK MÜ İDİ
ADİLE AYDA
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

75

Thursday, 1.10.2015, 19:33

ETRÜSKLERİN GÜNLÜK HAYATI


Etrüsklerde aile bağları kuvvetli ve aile hayatı önemli idi. Bir çok Etrüsk mezarlarında bulunmuş karı koca heykelleri ve bunlardaki yüz ifadeleri, eşler arasındaki karşılıklı şefkati göstermesi bakımından, bunun delili sayılmaktadır.
Etrüsklerde aile hayatı aile dışında da devam ederdi. Çünkü Etrüsk kadını her yere kocası ile birlikte gider ve onun mesleki meşguliyetleri dışında hayatına iştirak ederdi. Kendilerinde harem selamlık hayatı mevcut olduğu için, Yunanlılarla Latinler buna pek şaşarlardı.
Spora ve sor gösterilerine pek düşkündü.Milli,dini bayramları olur ve şehirlerinde at yarışı,Güreş gibi gösterileri olurdu.Yarışlar düzenlerler üstelik "gladiatör"oyununun bile Etrüsklerden alındığını tarihçiler yazar.
Tiyatro eserlerinin Etruskçe oluşu yine tiyatronunda Etrüsklerden alındığını göstermiştir.
Etrüskler manevi hayat öenm verirlerdi.Dindarlardı diger bir deyişle Tanrıların onlara mesaj gönderdiğine inanırlardı.Ağacın dalının kırılması,kuşun pencereye konması yagmurun şiddeti,gök gürültüsü gibi.... Onlar için mesajdı.Rahiplerin başlıca vazifesi rüya tabir etmekti.
Etrüsk rahipleri kuşların uçuşuna, şimşek çakmasına ve kurban edilen hayvanların karaciğerine bakmak suretiyle de, tanrıların arzularını keşfederler, onların gizli ve kutsal dilinin tercümanlığını yaparlardı.
Etrüsk kadınları ziyafetlerde,dini törenlerde kocasının yanında yer alırdı.Kadın ve erkek ayırmaksızın yemeyi ve içmeyi giyinmeyi severlerdi.
Chiusi müzesinde kadın heykellerine bakılırsa, genç kız ve kadınların, saçlarını, Türkmen kızları gibi, incecik örgüler halinde omuzlarına bıraktıkları anlaşılıyor.
Erkekler de, Yunan modasının tesirinden önceki devirde, eski Türkler gibi uzun saç bırakırlardı. Bu uzun saç üzerine, yine eski Türkler gibi tepesi sivri bir başlık (“tutul” (us) ), yani bir nevi külâh giyerlerdi. Erkeklerin elbisesi “taban-nus” idi. Sonraları Romalıların “toga” dedikleri bir cübbe ile vücutlarını sarmağa başlamışlardır.
Kadının elbisesi iki parçadan ibaretti: ince kumaştan topuklara kadar inen bol etekli entari, onun üzerine işlemeli veya desenli ağır kumaştan bir nevi kaftan.
Etrüsk kadını mücevhere de değer verirdi.Sağlam bir ekonomiye dayanan kuvvetli bir devlet kurmuş olan Etrüskler, refah ve bolluk içinde yaşayıp gidiyordu.Latinlerin ruhuna gizli aşağılık kompleksinin Etrüsk milleti için ne büyük tehlike teşkil ettiğini akıllarına getirmiyorlardı.
TÜRK KÜLTÜRÜNÜ ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜ
ETRÜSKLER TÜRK MÜ İDİ
ADİLE AYDA
Derleme;Akcan Mir
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

76

Thursday, 1.10.2015, 19:57

ETRÜSKLERİN ROMALILAR TARAFINDAN YOK EDİLİŞİ


Romanın Etrüsk idaresinden çıkması Etrüsk sitelerinde endişe yarattı .Chiusi Kralı Porsenna, tahtından kovulan Roma kralını yeniden tahtına oturtmak için askeri teşebbüse girişti. Romayı zabt etmesine rağmen Roma Latinlerin eline geçti.
Romalılar Etrüsklere düşmandıve aşırı derecede bir kin vardı.Her Romalı Etrüskleri yenmek, ezmek Etrüsk olan her şeyi tahrip etmek arzusu ile yanıp tutuşuyordu.
Etrüsk – Roma mücadelesi Dört asır sürmüş ve dinmez bir kinin sonucu korkunç bır görünüm kazanmıştı.
Romalıların aşağılık duygusunun tesiri altında olmaları her şeyi Etrüsklerden öğrenmiş, medeniyetlerini Etrüsklerden almış olmalarıydı.
Romalılar kentlerine pek yakın olan Veies şehrini kuşatmakla işe başladılar. On sene süren kuşatmanın sonunda girdikleri şehirde görülmemiş katliam yaptılar.
Kendi milletini övenTitus Livius bile, ilk yirmi dört saatin her dakikasının adam öldürme ile geçtiğini kaydeder.
Nihayet üstünlüğü ele alan Romalılar kıskandıkları Veies’nin mabetlerini, meydanlarını, parklarını ve bahçelerini süsleyen üç bin heykeli Roma’ya taşımağı da ihmal etmediler.
Ana Tanrıça Ani 'nın heykeli Romaya götürülür ve Junon ismi verilir.Tanrıçanın artık Romaya tasındıgına Halk inandırılır.
Etrüskler için çöküş devri başlamış oldu.Yunanlılar Etrüsklerin kuzeydeki Adria, Spina gibi limanlarını zaptederler, bir yandan da Romalılar, Etrüsk tesanüdünü diplomasi ile yıkmağı başararak, sıra ile Cerveteri (M.Ö. 351), Tarquinia (300), Volterra (295), Volsinies (283), Vulci (273) şehirlerini ele geçirirler. Bu şehirlerin hepsinde merhametsizce katliam yapılır, katliamdan kurtulan ahali de esir olarak satılır.
Romanın karısşık tarihi M.Ö. ikinci yüzyılın ortalarında Marius ve Sylla arasındakı rekabet savaşa neden oldu.Entrüsk halkının destekledıği Marius yenildi.Sylla bütün şehirlerde katlıam yaptı.
Etrüsklerin Romalılar tarafından yok edilişi dünya tarihindeki ilk metodik ve sistemli “jenosid” hareketidir.
İtalyan yazarı şu itirafta bulunur:
“Romalılar Etrüskleri yok etmekle kalmayıp, medeniyetlerinin en ufak izini bile ortadan kaldırmak için ellerinden geleni yapmışlardır.”
Ünlü ingiliz yazarı Lawrence'nin Etruscan Places adlı eseri bu hükümlerle doludur.(197, s97,98 )
Roma gerek cumhuriyet gerek imparatorluk döneminde Etrüskleri millet , medeniyet ve kültürlerini yok etmeye çalışmışlardır.
Tarihçi Titus-Livius'un kalemınden cıkan cümle"Bugün nasıl gençlerin Yunan edebiyatını öğrenmeleri moda ise ,bir zamanlar Romalı gençler Etrüsk edebiyatını tahsil etmek adetti.

Etrüsk edebiyatına ait eserler topluca kaybedilmiş Bugün Batılı Etrüskoloplar bunu garip buluyor ve bunun kasten yok edildiğini ima ediyorlardı.
Romalı yazarların bazı esirlerinde Etrüsk siirlerine ait imalar Trajedi yazarlarına ait kayıtlar vardır.
Romalı Varron Etrüsklerin tarihi kitaplarını çeviri ederken bunlardan istifade ettiğini bildirmiş Çiceron Etrüsklerin dine ait eserlerini kaynak göstermiştir.
İmparator Claudius'un Hikayesi;
Roma tarıhinde karısık devir İsa'dan sonra 1.yüzyılda Roma 'da Pretoryenler (saray muhafızları) isyan edip istediklerini secerlerdi.Agrippa adlı bir yahudi ,Claudius adlı bir Etrusk'ü imparator ilan ettirdi.Büyuk Britanya adasını Roma topraklarına ekleyen Claudius aynı zamanda kendı milletini tarihini yazmıştır.Tarihç, Suetonius bu eseri İskenderiye Kütüphanesinde senede bir kere başından sonuna kadar halka okudugunu kaydetmıştir.
Maalesef aartık bu eser mevcut değildir.Ancak Lyon kentinde yapılan kazılarda bu eserin birkaç satırı cıkarılmıştır.
Claudius Etrüsk olmakla birlikte Lyon şehrinde doğmuştur.Odönem ismi Lugdunum şimdiki ismi Lyon.Burayı ziyaretınde yazdıgı eserı okumuş ve saray katipleri not tutmustur.Şerefli bir anı olarakda hatıra tabletlere kazımışlardır.işte bu eserler Lyon da cıkarılmıştır.
Romalılar Etrüsklerin eserlerini yok etmekle yetinmemiş kendi yazdıklarınıda uydurmaktan çekinmemişlerdir.Bugunkü tarafsız Etrüskologlar Romalı tarihçilerin şovenlik ve Romalılık gururu ile tarihi gercekleri tahrif ettiklerini ve Titus-Livius gibi tarihçilerin dediklerini ihtiyatla karşılamak gerektiğini yazarlar.
Romalılar Etrüsk milletini yok edip manen ve maddeten gömdüklerini zannederken, kendilerine en büyük oyunu oynayan Etrüsk mezarları olmuştur
Kaynak;TÜRK KÜLTÜRÜNÜ ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜ
ETRÜSKLER TÜRK MÜ İDİ
ADİLE AYDA
Derleme; Akcan Mir
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

77

Thursday, 1.10.2015, 20:00

ETRÜSK MEDENİYETİNİN YENİDEN ORTAYA ÇIKARILIŞI

Etrüsklerin mezarları eski Mısırlılarınki ve eski Türklerinki gibi, ölü ile birlikte, onun hayatta iken sahip olduğu eşyanın da gömüldüğü bir yerdi. Onun için, bilhassa varlıklı sınıfa mensup Etrüsklerin mezarı, bu eşyanın sergilenmesine müsait bir veya birkaç odadan ibaret olurdu. Duvarlarının resimlerle süslendiği bu oda veya odalarda, ölü erkek ise, silahla ve hazinesi, kadın ise mücevherleri ve diğer süs eşyası en mutena yere yerleştirilirdi. Ölünün kalkıp dolaşacağı farzedildiğinden, odalar döşenir, şuraya buraya masa ve sandalyeler ve tabaklar, bardaklar içine yiyecek içecek konurdu.
Etrüsk mezarları günlük hayatını yani medeniyet ve sanatını asırlar boyunca olduğu gibi muhafaza etmiş 19 uncu asırda ilim dünyası tarafından keşfedilmiştir.
Aslında bu keşifler 19 uncu asırdan önce mezar soyguncuları tarafından başlamış .Çıkarılan eşyalar bilim adamlarının dikkatini çekmiş.Napolyon'un kardeşi Lucien Bonaparte etrüskolojinin gelişiminde büyük rol oynamıştır.
Napolyon'un kardeşine hediye ettiği İtalyan toprakları park düzenlemesinde bulunan mezardan çıkarılan eşyaları Lucien Avrupa müzelerine satarak kazanç elde etmişdir.
19 unucu asrın ikinci yarısında ilim dernekleri ve kuruluşları ,resmi makamlar işe karışarak kazı işini ilmi ve metodik şekil almıştır.
Etrüskler tarafından yapılan sanat eserleri bütün dünyada bu medeniyetin sahibi olan milletin menşei,dili,tarihi hakkında ilmi eserler ,araştırmalar,incelemeler birbirini takip etmiş Etrüskoloji denilen ilim ortaya çıkmıştır.
İtayan'nın beş altı üniversitesinde Etrüskoloji kürsüsü vardır.Bu kürsüler Etrüsklerin İtalya'nın yerlisi olduklarını ezberlediği için onların menşeinden ve geçmişinden ziyade sanatları üzerinde durulmakta ,Etrüsklere ait çanak çömlekler incelenmiştir.
Bu zaman kadar 3000 Etrüsk mezarı meydana çıkarılmıştır.

KAYNAK;TÜRK KÜLTÜRÜNÜ ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜ
ETRÜSKLER TÜRK MÜ İDİ
ADİLE AYDA
Derleme;Akcan Mir
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

78

Thursday, 1.10.2015, 20:03

ETRÜSK MUAMMASI


Etrüsklerin ezelden beri İtalya'da yaşamış olduklarına dair görüşün Halikarnaslı Diyonizos'un iddiasına sığınırlar.Bu isa'dan önce Birinci Yüzyılda Roma'da yaşamış olan bir Yunanlı tarihçidir.İşin aslı araştırılacak olursa Halikarnaslı Diyonizos'un "Roma'nın geçmişi2 adlı kitabında Etrüsklerin İtalyan'ın yerli olduklarnı açık ifade etmekten uzak olduğu görülür.
Gerçekte adı geçen tarihçi Etrüskleri yerli sayan bir yandan da b unları başka yerden göçüp geldiklerini iler, süren yazarların görüşlerini sayıp döktükten sonra sahsi kanaatini aşagıdaki gibi belirtmiştir.
**"Etrüsklerin İtalya'nın yerlisi olduklarını söyleyen yazarların görüşü bana daha makul daha doğru görülmektedir....Çünkü Etrüskler son derece eski millet oldukları gibi gerek dillerinin ,gerek örf ve adetlerinin diğer milletlele alakası yoktur."
Görülüyorki tarihci ihtiyatlı bir lisan kullanmaktadır.Bu belki yaşadığı dönemin şartlarından ileri gelmektedir.O dönem Roma'nın en parlak çağı Ogüst devridir.
Roma medeniyeti yabancıdan alınmış olamazdı.Bahsi bile edilemezdi.Etrüsklerin tamamen temsil edilmesi ve latinleştırilmesi için idari tedbirler alınmış.Etrusklerın yabacı dıyarlardan geldikleri nazariyesinden hoşlanılacagı şüheli idi.
Halikarnaslı Diyonizos aynı zamanda yazar ve santcıların koruyucusu Etrüsk asıllı Mecanas'ın dostu idi.Mecana ise yine Etrüsk asıllı ve Eneid adlı eserşni yazmakta bulunan Vergilius'un Nazariyesini tercih edebilirdi....
(zira şüphe yokki bu Enea efsanesi Etrüsk efsanesi idi.Virjil her halde doğrudan doğruya imparator Ogüst'un verdiği talimat gereğince EDebi ve ideolojık bakımdan iki kavmin kaynaşmana yardımcı olmak üzere Etrüsk efsanelerini Romalaştırmakta ve Roma'nıngeçmişini Etrüskleştirmekte idi.
Fransız Etrüskrologu Alain Hus "Esrarengiz millet Etrüskler"adlı eserinde "Etrüsklerin yazmış oldukları tarihler,onların destanları,efsaneleri Roma'ya mal edilmiştir.
İşte herkesi memnun etmeyecek bu durum Halikarnaslı Diyonizos'un ifadeleri Etrüsklerin yerliliğine dair Görüşe delil ve temel teşkil etmektedir.
Tages efsanesine gelince;
"Tarkinya toprağı "tabiri sadece "Etrüsk topragı" demektir ki ,Etrüsklerin yaşadığı toprakların hepsi Etrüsk toprağı sayılabilir.
Tarihçi Xanthos'un Etrüsklerin hicretini zikretmemesi ise mühimsenecek bir itiraz olamaz.Her tarihçi Mevcut olaylar arasında seçim yaparak eserinin planlarına uymayanları bir tarafa bırakmak hürriyetine sahiptı.
Halikarnaslı Diyonizos'un Lydia ile Etruria'da konuşulan lisanlar arasındaki farka ait iddiası da ciddiye alınacak nitalikte değildir.Etrüsklerin Anadolu'dan ayrıldıkları tarih ile Halikarnaslinın eseri yazdığı devir arasında bin sene ğeçmiş bulunduğundan bahis konusu fark fazlası ile tabiidir.
Buna göre Von Vacano'nun dediği gibi ,Tarih ilminin Bugünkü ilerlemiş durumu itibari ile Etrüsklerin menşei hakkındaki bu birinci nazariye tatmin edici olmaktan çıkmıştır.
ESKİ YUNAN TARİHÇİLERİ
Luigi Pareti ,Etrüsklerin İtalya'ya başka bir ülkeden gelmiş olmasını kendisinin peşin hüküm ve kararına uymadıgından ,her cümlesinde şöyle başlar;
"Yunan tarihçileri şu yanlış iddiayı öne sürerler ki....."
"Yunan tarihçilerin yersiz kanaatine bakılırsa....."
Etrüsklerden Tyrhen (tyrsen) adı ile bahsetmiş olan Yunanlı Tarihçilerin başlıcaları şunlardır;
Hezyod
Hekate
Herodot
Tüssidid
Hellanik
Kallimak
Strabon
Bizanslı Stefan ve saire
Bu yazarlar Pelasg adlı bir kavimden bahsederler ki Yunanistan'da ve anadolu'da yerleşmiş ve Truva muharebesinden sonra İtalya'ya hicret etmiş Etrüsk adını almıştır.
Baloch,Fick,Treidler,Meyer,Ehrlich gibi Alman bilginler Pelasglar konusunu incelemiş ,Etrüsklerin aynı kavim oldugunu ileri sürmekte tereddüt etmemişlerdir.
Pelasgca Milattan önce 5 inci yüzyılda bile Trakya sahillerinde ,Propontid'in güneyinde ve İmros ,Lemmos gibi adalarda henüz konuşulmakta idi.1885 yılında bulunan ,fakat hanüz deşifre edilmeyen o meşhur yazıt belki de bu dilin bir örneğini vermektedir.....
Pelasg dili ile Etrüsk dili arasında akrabalık ihtimalini hatıra getirir.
Bugün Liege Üniversitesi profösörlerinden A.Severyns gibi bir bilgin emin bir ifade ile "Homer'den önce Yunanistan ve Yakın Doğu"adlıeserimde;
"Esrarengiz Etrüskce ile Lemnos yazıtlarında kullanılan ve daha esrarengiz olmayan dili mukayese eden bilgınler,bu iki dil arasında garip benzerlikler bulmuşlardır.Etrüsklerin İtalya'yı işgal etmeden önce Tyrsen adı altında ,Ege'nin bir köşesinde yaşamış olduklarını hatırlanırsa,bunda şaşılacak birşey bulunmadığı neticesine varılır"
Heredot tarafından ileri sürülen görüş Etrüsklerin Lydia dan geldiklerine dairdir.Truva'dan geldiklerine dair Virjil tarafından terennüm edilen inanış arasında çelişki yoktur.
çünkü Pelasglar hem Lydia hem Truva 'da yerleşmiş bulunuyorlardı.Göçleri için kullandıkları ;zmir limanı da oralardan uzak değildi.
Derinleştıkçce Etrüsk=Pelasg deklemi ortaya çıkmaktadır.
Pelasg kavmi eski yunan tarihçilerine göre söyle;
1) Pelasglar kuzeyden gelmiş bir kavimdir: Bu kendilerinin ya Yunanistan’ın, ya da
Karadeniz’in kuzeyinden geldikleri manasına gelir.
2) Bu kavim durmadan yer değiştirirdi, yani göçebe idi.
3) Pelasglar oturdukları bölgelerin veya kendilerini yöneten başbuğun adına göre kolayca ad değiştirirlerdi.
4) Pelasglar inşaatçı ve imarcı bir millet idiler. Atina’ya hakim bulundukları sırada, orada öyle bir duvar meydana getirmişlerdi ki, bunun bir parçası asırlara meydan okumuştur.
5) Nihayet, Pelasgların komşu milletler açısından pek hoş olmayan bir adetleri vardı: o da kız kaçırma şeklinde başka milletlerin kadınları ile evlenmeleri idi.
6) Yukarıdaki beş noktaya Yunanlı tarihçiler tarafından işaret edilmeyen, fakat Lemnos yazıtlarının teyit ettiği ve bilginlerce Etrüsk lisanı ile Pelasg lisanının birbirine benzetilmesinden çıkarabileceğimiz şu noktayı da ilâve edebiliriz: Pelasglar Hint – Avrupa olmayan, agglutinatif ve ses uyumuna tabi bir dil konuşurlardı.
Derleme.Akcan Mir
KAYNAK;TÜRK KÜLTÜRÜNÜ ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜ
ETRÜSKLER TÜRK MÜ İDİ
ADİLE AYDA
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

79

Thursday, 1.10.2015, 20:07

PELASGLAR KİMDİ?

Sadri Maksudi’ye göre, Etrüskler o millettendir ki, İsa’dan 1400 yıl önce Çin tarihlerinde adı geçmektedir. Bu milletin askerî kuvveti bir çok Roma İmparatoru’nun uykusunu kaçırmış, yüksek medeniyet seviyesi Bizans Elçisi Zemarkosun ve Saint – Louis’in adamı Rubruk’un gözlerini kamaştırmıştır. İtalyanın seyyahı Marko Polo Çin’e geldiği zaman, Çini idare eden o milleti, o milleti ki tarihinin muayyen bir devrinde Akdeniz’e “bizim deniz” diyebilmiştir. Ondördüncü Lui gibi bir hükümdar o milletin Padişahına “Büyük Efendimiz” diye hitap etmiştir, o millet ki, Mısır’ı fethedip uzun zaman idare etmiş ve orada Napolyon gibi bir kumandanı yenilgiye uğratmıştır. Ayni millet asırlarca Hindistan’ı idare etmiş ve orada Tac – Mahal gibi nefis mimarî eserleri bırakmış. Bu millet tarihte bir kere değil, dört kere, beş kere Romalılarınki kadar büyük İmparatorluklar kurmuş, bir kere değil, birkaç kere bugün kalıntılarıyla Orta Asya’da kazı yapan arkeologların ağzını açık bırakan medeniyetler yaratmıştır. Başka tabirle, Sadri Maksudi’ye göre, Pelasglar, yani Etrüskler Türk ırkına mensup bir kavimdi.
Pelasgların özelik ve niteliklerine tekrar göz atacak olursak, onların hangi etnik gruba dahil olduklarını tesbit sırasında ele alabileceğimiz ırk ve kavimler mahduttur. Çünkü seçeceğimiz kavmin dili hem agglutinatif, hem de ses uyumu kanununa tabi olmalıdır: Macarlar, Finler, Moğollar ve Türkler. Fakat Pelasgların yukarıda işaret edilen altı özelliğini hatırlayacak olursak, ancak Türk ırkının gereken şartlara uygun olduğu meydana çıkar.
Pelasgların Türkçe konuştuklarına dair, biricik olmakla beraber, mükemmel bir delile sahip bulunmaktayız. Gerçekten Latin bilginlerinden Varron’a göre “TEPAE” kelimesi pelasgca bir kelime idi ve küçük dağ manasına gelirdi.

Derleme.Akcan Mir
KAYNAK;TÜRK KÜLTÜRÜNÜ ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜ
ETRÜSKLER TÜRK MÜ İDİ
ADİLE AYDA
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

80

Thursday, 1.10.2015, 22:14



“‘Roma Kurdu’ diye tanınan meşhur bir dişi kurt ‘heykeli’ vardır. (…) söz konusu heykelin Roma ve Romalılarla en ufak ilgisi yoktur.’ Vulka adlı ünlü Etrüsk heykeltraşı tarafından yapılmış olduğu kuvvetle tahmin edilen bu heykel, bir Etrüsk şehri olan Veyi şehrinden, Savaş ganimeti olarak Roma’ya getirilmiştir. Eski Çağın en medeni milletlerinden biri olan Etrüsklerin (Tursakaların) öz malıdır.”
“Eski Roma’nın Romus-Romülüs efsanesinde ‘Türk tesirine’ yıllarca önce işaret edilmiştir… Dünyada Kurt mitolojisini ayrıntılı biçimde inceleyen A. Alföldü tarafından ‘Roma’nın Dişi Kurt’ efsanesinin Asya bozkırları menşeli olduğu ve ‘Etrüskler Aracılığı ile ‘Ba­tıya’ intikali ortaya konmuştur.” sf. 111

(İ. Kafesoğlu, “Türk Bozkır Kültürü”, TKAEY. sf. 120. 1987, Ankara’dan)
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)