Giriş yapmadınız.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

401

Monday, 4.11.2013, 20:17

Bir Bekçi ve Bütçe Hikayesi

Kongre üyeleri birgün ülkenin işsiz bir bölgesinde, kocaman ve terk edilmiş bir hurda yığını deposu keşfetmişler… İçlerinden biri:
“Bir bekçi kiralayalım buraya sahip çıksın” demiş… “Birileri gelip burda bişeyler karıştırmasın”…
Böylece bir adamı BEKÇİ sıfatıyla işe almışlar… Ertesi gün bir diğer kongre üyesi:
“İyi yaptık da bir eksik var…”demiş… “Biz bu adama bir iş tanımı vermedik ki adam nasıl çalışıcağını bilsin? Ayrıca iş tanımını verdikten sonra adamı bir de eğitmek lazım”…
Diğerleri onu haklı bulmuşlar, böylece bekçinin iş tanımını belirliyecek bir PLANLAMA DEPARTMANI kurmuşlar, oraya da bu tanımları rapor edecek bir DOKÜMANTASYON UZMANI ile bir de bekçi için EĞİTMEN almışlar…
Birkaç gün sonra diğer kongre üyesi sormuş:
“Peki ama bu bekçiyle iş tanımını yapanlar iyi çalışıyolar mı, bunu takip edecek biri lazım diil mi?”
Böylece bekçi ve eğitmenlerini denetliyecek bir KALİTE KONTROL DEPARTMANI kurmuşlar, oraya da bir KALİTE KONTROL SORUMLUSU ile bu adamların ne yapıp ettiğini rapor edicek 2 tane MÜFETTİŞ almışlar…
Ertesi gün bir diğer kongre üyesi demiş ki:
“Peki ama bir bekçi ve peşinden bir sürü denetleyici işe aldık, bunların maaşını kafamıza göre mi vericez? Bekçiye ne kadar, kalite kontrol departmanına neye göre ne kadar maaş verilicek, bunun bi sistemi olmalı…”
Böylece bir MUHASEBE DEPARTMANI kurmuşlar… Oraya da bir MUHASEBECİ, bir BORDRO MEMURU ve bütün bu insanların ne kadar çalıştığını işe geliş gidiş saatlerini takip edecek bir DENETLEME UZMANI işe almışlar…
Ertesi gün bir diğer kongre üyesi sormuş:
“Eveet, bir bekçimiz var, bağlı olduğu departmanları da kurduk, iyi güzel de bunlar kendi başına buyruk mu iş yapıcaklar? Bunlara bir müdür lazım diil mi? Tabi müdür aldıktan sonra bunun bir de yardımcısı olması lazım…”
Bunun üzerine bekçi ve bağlı bulunduğu departmanlar için 1 MÜDÜR, 1 MÜDÜR YARDIMCISI, bir de bunlara SEKRETER işe almışlar…
Ve birkaç gün sonra kongre toplantısında tartışma çıkmış:
“Şu hale bak! Bütçenin 22.000 $ üzerine çıkmışız! Bütün gereksiz harcamaları belirleyip yarından itibaren kesmemiz lazım!”
…Ve bekçiyi kovmuşlar…

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

402

Monday, 4.11.2013, 20:19

İlmin Üstünlüğü

Eski zamanlardan birinde fakir bir adam yaşarmış. Kuş ve balık avlayarak geçinir, zar zor ekmek parasını çıkarırmış. Bir gün bir yerde kuş yakalamak için tuzak kurmuş, kendisi de gizlenmiş. Bir müddet sonra tuzağın yanına üç tane kuş gelmiş. Tuzağa yakalanacakları sırada adam, kavga gürültüsü gibi birtakım sesler işitmiş. Biçare fakir, sesten kuşlar kaçacak diye gizlendiği yerden meydana çıkmış; görmüş ki iki talebe bir konuyu tartışıyorlar. Yanlarına gidip vaziyeti anlatmış ve biraz daha sessiz konuşmalarını rica etmiş. Aksi takdirde kuşların kaçacağını söylemiş. Talebeler, kuşlardan iki tanesini kendilerine verirse bu isteği yerine getireceklerini söylemişler. Zavallı adam çaresiz razı olmuş.
Nihayet kuşlar tutulmuş, iki tanesini talebeler almış. Bu sırada fakir adam talebelere: “Siz benim yakaladığım üç kuştan ikisini aldınız, istifade ettiniz. Bari bağırarak söyleştiğiniz şey her ne ise bana da söyleyiniz de ben de ondan istifade edeyim.” demiş. O iki talebe gülerek: “Bizler hünsânın mahiyeti hakkında konuşuyorduk.” demişler. Fakir adam hünsânın manasını bilmediğinden ne demek olduğunu sormuş. Talebeler:
“Hünsâ, ne erkek ne de dişi olan şeye denir.” diye cevap vermişler. Fakir adam, başka bir gün balık avına çıknmş- Hikmet-i ilâhî öyle bir balık tutmuş ki eşi benzeri görülmüş değil.
Düşünmüş taşınmış, balığı zamanın padişahına hediye etmeye karar vermiş. Böylece padişahın ihsanına mazhar olmak istiyormuş. Adamcağız bir yolunu bulmuş ve balığı padişaha göndermiş.
Padişah balığı görmüş, beğenmiş ve fakir adama bin altın verilmesini emretmiş. Fakat vezir, bu miktarı çok görüp padişaha bir balık için bu kadar para vermenin lüzumsuz olduğunu söylemiş ve adamın üç beş kuruş verilip def edilmesini tavsiye etmiş. Padişah vezirinin söylediklerini bir dereceye kadar kabul etmişse de daha önceden bin altın verilmesini emretmiş olduğundan sözünden dönmeyi kendisine yakıştıramamış. Fakat vezir, hükümdâra akıl vererek:
“Efendim, getirilen balık dişi mi yoksa erkek mi diye fakire sorun. Eğer erkek derse dişisinin getirilmesini; dişi derse erkeğinin bulunmasını emredip o şekilde başınızdan def edin, böylece mesele halledilmiş olur.” demiş.
Gün gelmiş, fakir adam parasını almak için saraya giderek padişahın huzuruna çıkmış. Padişah da vezirin tavsiye ettiği üzere fakire sormuş. Fakir adam ilk anda ne diyeceğini şaşırmışsa da hemen aklına o iki talebenin kendisine öğrettiği kelime gelmiş:
“Efendim, sual buyrulan balık hünsâdır.” deyince padişahın o kadar hoşuna gitmiş ki adama iki bin altın verilmesini emir buyurmuş.
İşte fakir adam bir kelime sayesinde böyle büyük mükâfâta nail olmuş ve ömrünün geri kalanını rahat ve mesut geçirmiş…
KISSADAN HİSSE:
İlmin faydaları çoktur. Âlimlere muhabbet etmeli, onların bilgisinden yararlanmaya çalışmalıdır.
Ehl-i ilme hizmet eyle kesb edegör mârifet
Câhile yâr olma kim nâdân olursun âkıbet
Açıklaması:
Âlimlere hizmet et ve onlardan ilim öğrenmeye çalış.
Cahillerle sakın ha dost olma; zira sonunda sen de onlar gibi cahil olursun.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

403

Monday, 4.11.2013, 20:41

Nasip Kısmet

Eski zamanlarda, Semerkand’da bir semerci ustası, oğluyla beraber hem semer yapar, hem de eskiyen semerleri tamir eder, baba-oğul hayatlarını böylece devam ettirir giderlermiş. Semerci ustası, mesleğinin alametlerinden olacak ki; çalışırken üzerinde oturduğu koltuğunu da semerden yapmış. Bu semerin gizli bir bölmesini de para kasası olarak kullanmaktaymış. Fakat semerde kasa olduğunu oğlu bile bilmezmiş.
Gel zaman git zaman, çalışılır kazanılır, paralar bu kasada biriktirilirmiş. Olacak bu ya, baba tüccarın bir aylığına Semerkand’dan ayrılması icap etmiş. Depodaki semerleri ve dükkânı oğluna emanet etmiş baba tüccar. Seyahate çıkmadan önce de oğluna, kendi kullandığı semerin asla satılmamasını sıkı sıkı tembihlemiş. Babası yokken oğul, babasının tembihlediği semerin haricindeki bütün semerleri satmış.
Fakat bir akşam, yolcunun biri gelmiş ve semer almak istemiş. Adamın ısrarlarına dayanamayan oğul, biraz da kâr ederim düşüncesiyle 10 akçe olan semeri 30 akçeye satıvermiş.
Baba tüccar seyahatten döndüğünde semerden yapma koltuğunun olmadığını görünce koltuğunun nerede olduğunu sormuş. Oğul, satmak zorunda kaldığını ama üç katı kâr ettiğini heyecanla söyleyince babası şaşkına dönmüş.
Kimseye bir şey söylemese de için için yanmaya başlayan baba, işi gücü bırakmış… Semerkand, Buhara, gezmedik yer, uğramadık han bırakmamış; ama ne çare ki semerini bulamamış. Tüccarın kaç ay, kaç yıl gezdiği bilinmez. Ama yorulduğu belli ki şu beyit dökülmüş dilinden:
Dizimde kalmadı takat nasip arayı arayı
Dolandırdı bizi kısmet, Semerkand’ı Buhara’yı
Semeri bulamayacağına kanaat getiren baba eve dönerek işe koyulmuş. Semer satmaya ve tamir etmeye devam etmiş. Gel zaman git zaman, bir semer eskitecek kadar vakit geçmiş…
Bir gün, bir adam semer tamir ettirmek için dükkâna gelmiş. Tüccar, yıllar önce kaybettiği semerini tanımış; ama hiç belli etmemiş. Semer sahibine “Bu semer çok eskimiş, ben size yeni bir semer vereyim; bu bende kalsın” deyip semeri geri almak istemiş. Bu duruma çok sevinen semer sahibi, yeni semeri alıp gitmiş. Hemen semerini kontrol eden tüccar, parasını yerinde görünce sevinmiş ve şu beyti mırıldanmış:
Ne lazımdır sana gezmek Semerkand’ı Buhara’yı
Sana taksim olan kısmet gelir arayı arayı

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

404

Monday, 4.11.2013, 20:44

Hayat Yolunda Üç Dost

Biri şehzade, biri bir tüccarın oğlu ve diğeri de bir çiftçinin oğlu olan üç arkadaş, beraberce bir yolculuğa çıktılar. Yanlarında biraz yiyecek dışında hiçbir şeyleri yoktu.
Ulaştıkları ilk şehirde çalışarak biraz para kazanmayı umuyorlardı. Uzunca bir yolculuktan sonrabir şehre vardılar. Dinlenmek üzere yol kenarındaki büyük bir ağacın gölgesine oturduklarında, torbalarında yiyecek bir şey kalmadığını gördüler. Aç, susuz ve yorgun bir şekilde ağacın gölgesine uzandılar ve gökyüzünü seyrederek bir süre düşüncelere daldılar.
Üçü de farklı düşünce ve hayaller içindeydi. Çünkü her birinin şimdiye kadarki aile hayatı ve eğitimi diğerlerinden çok farklıydı. İlk önce şehzade konuştu:
“Her şeyin nasip kısmet olduğunu söylerler. Bunu hiç düşündünüz mü?” diye sordu.
Tüccarın oğlu yerinden doğrulup arkadaşlarına şöyle bir baktı ve:
“Bence akıl her şeyden üstündür,” diye düşüncelerini belirtti.
Çiftçinin oğlu ise daha farklı düşünüyordu:
“Bana göre çalışmak her şeyden üstündür,” dedi.
Bir müddet daha konuştuktan sonra ağacın altında konaklamaya ve her gün içlerinden birinin şehre inmesini, çalışarak arkadaşlarını geçindirecek bir şeyler kazanması konusunda fikir birliğine vardılar. İlk olarak da aralarından çiftçinin oğlunun gidip çalışmasını ve kazandıklarıyla yiyecek bir şeyler getirmesini kararlaştırdılar. Bunun üzerine çiftçinin oğlu şehre inerek rastladığı kişilere iş aradığını ve çalışmak istediğini söyledi. Görüştüğü insanlar ona:
“Şu karşı dağdaki ormana git ve odun kesip getir sat. Çünkü bu şehirde odun çok kıymetlidir. Bu sayede çok para kazanırsın,” dediler.
Çiftçinin oğlu bu tavsiyeye uydu ve ormana giderek yeterince odun kesip getirerek çarşıda sattı. Kazandığı parayla da yiyecek bir şeyler alarak geri döndü. Şehri terk ederken şehrin kapısına şunları yazdı: “Bir günlük yorucu bir çalışmanın değeri bir altındır.”
Ertesi gün tüccarın oğlunun gitmesi kararlaştırıldı. Arkadaşları ona:
“Git, sen de aklın ve ticaretinle bugün için bir şeyler ara,” dediler.
Tüccarın oğlu ne yapabileceğini düşünerek hiç durmadan yürüdü. Bir süre sonra sahile yaklaşmıştı ve orada içi mal dolu bir gemi gördü. Tüccarlar limanda dolaşıp aralarında konuşuyorlar ve geminin mallarını ertesi gün daha ucuza kapatmayı tasarlıyorlardı. Bunu işiten tüccarın oğlu hemen geminin sahiplerini buldu ve gemideki malı veresiye olarak yüz altına satın aldı. Malı başka bir şehre taşımak istiyormuş gibi gösterdi. Limandaki tüccarlar bunu işitince maIın ellerinden gitmesinden korktular ve satın aldığına bin altın kâr verdiler. Tüccarın oğlu da bunun üzerine elini sürmeden tüm malları onlara devretti. Kazandığı para ve yiyeceklerle geri dönerken o da şehrin kapısına şunları yazdı: “Aklını iyi kullanmanın günlük kazancı bin altındır.”
Ertesi sabah şehre yolcu edilme sırası şehzadeye gelmişti. “Bakalım sen bize ne çeşit yiyecekler getireceksin? Seni nasibinle baş başa bırakıyoruz,” diyerek onu uğurladılar.
Şehzade gidip şehrin kapısı önündeki peykenin üzerine oturdu. Ne yapabileceğini düşünmeye başladı. O sırada ülkenin padişahı ölmüş ve cenazesi kaldırılmaktaydı. Ölürken yerine bırakacağı hiçbir kimsesi yoktu. Bütün şehir halkı yas tutarken, olup bitenlerden habersiz bir şekilde şehrin kapısı önünde oturan şehzade ise üzüntülü gözükmüyordu. Şehzadeyi böyle bir günde acıya kayıtsız kalır halde gören kapıdaki görevlilerden biri onu bulunduğu yerden kızarak kovdu.
Kapıcı biraz uzaklaşınca şehzade gelip yine aynı yere oturdu. Burada oturarak bugün için nasıl para kazanabileceğini düşünmek istiyordu. Fakat şehzadeyi yine aynı yerde tekrar gören kapıa büyük bir öfke içinde onu yaka paça hapse attı. Bu sırada devletin ileri gelenleri padişahın yerine kimi seçeceklerine bir türlü karar veremiyorlardı. Padişah sağken yerine birini atamadığı için de işin içinden çıkamıyorlardı. Kapıcı, devlet büyüklerinin tartışmaları esnasında yanlarına gidip onlara kapıda oturan ilginç gençten bahsetti:
“Bizim kederimize katıldığını görmediğim yabancı bir gence rastladım, şu kapının önünde oturuyordu. Kendisine o kadar söz söyledim, fakat bana cevap vermedi. Bunun üzerine onu kapıdan kovdum. Dönünce onu yine oturmuş görünce, casus olmasından korkarak zindana attım, diyerek durumu açıkladı.
Kapıcının anlattıkları devlet büyüklerinin ilgisini çekti ve bu genci görmek istediler. Kapıcıya onu alıp getirmesini söylediler. Şehzadeye neden buraya geldiği ve neden kapı önündeki peykeye oturduğu, ne yapmak istediği sorulduğunda şehzade onlara başından geçenleri bir bir anlattı:
“Ben falanca padişahın oğluyum. Babam vefat edince kardeşim tahtımı elimden aldı. Kan dökülmemesi için ben savaşmaktan kaçındım. Ülkemden ayrılıp yollara düştüm,” diyerek bütün hikâyesini anlattı.
Devlet büyüklerinden bazısı şehzadeyi tanıdılar. Çünkü daha önce elçi olarak bu ülkeye gitmişlerdi. Kendi ülkesinde savaş çıkmaması için yaptığı fedakârlık onları etkilemişti. Ayrıca babasının tahtı ilk etapta ona devretmesi liyakatli biri olduğunu gösteriyordu. Padişahın yerine onun geçmesini istediler. Sonunda şehzadenin padişah olmasını uygun bularak onu tahta oturttular. Yeni padişahın belirlenmesiyle kentte büyük ve gösterişli şenlikler yapıldı. Yeni padişah beyaz bir atın üzerinde şehrin içinde gezdirilerek halka tanıtıldı. Şehri gezerken arkadaşlarının çıkış kapısına yazdıkları yazıların yanına şunun yazılmasını emretti:
“Çalışmak ve aklını kullanmak değerli şeyler, ama “doğru zamanda doğru yerde doğru insanlarla olmak hepsinden daha güzel.”

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

405

Monday, 4.11.2013, 20:52

Sabır Farkı

80′ ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen 45 yaşında ve saygın bir işi olan oğlu salonda oturuyorlardı. Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sahbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti.
O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Yaşlı baba kargaya gülümserek biraz baktıktan sonra oğluna sordu:
- Bu ne oğlum?
Oğlu şaşkın, cevapladı:
- O bir karga baba.
Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu:
- Bu ne oğlum?
Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı:
- Baba, o bir karga…
Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu. Yaşlı baba üçüncü defa sordu:
- Bu ne oğlum?
Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa ve kızgınlığa dönüşmüştü:
- O bir karga baba! Üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun?
Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti:
- Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı sınıyorsun?
Babası yüzünde hâlâ bir gülümseme yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümseye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi. Oğlu dikkatli bir şekilde okumaya başladı:
“Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu.”
Başını kaldırıp babasına bakan oğlunun gözleri dolu dolu olmuştu.
- Özür dilerim baba, diyebildi.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

406

Monday, 4.11.2013, 20:57

Odayı Nasıl Doldurmuş?

Uzaklarda küçük bir kasabada genç bir adam kendi işini kurdu. Bu, iki caddenin köşesinde bir perakendeciydi. Adam dürüst ve dost canlısıydı, insanlar onu seviyorlardı. Ondan alışveriş yapıyorlar ve arkadaşlarına tavsiye ediyorlardı. Adam bir yıl içinde bir dükkandan, Amerika’nın bir ucundan diğerine uzanan bir zincir oluşturdu.
Bir gün hastalanıp hastaneye kaldırıldı. Doktorlar az zamanı kalmış olabileceğinden endişe ediyorlardı.Üç yetişkin çocuğunu yanına çağırdı ve onlara bir görev verdi:
“İçinizden biri yıllar boyu uğraşarak kurduğum şirketimin başına geçecek. Hanginizin bunu hakkettiğine karar vermek için, her birinize birer dolar vereceğim. Şimdi gidip bu birer dolarla ne alabiliyorsanız alacaksınız, ama bu akşam geri döndüğünüzde paranızla aldığınız şey hastahane odamı bir uçtan bir uca doldurmalı.”
Çocuklar bu başarılı şirketi yönetme fırsatı karşısında heyecana kapıldılar. Üçü de şehre gidip parasını harcadı.
Akşam geri döndüklerinde babaları sordu: “Birinci çocuğum, bir dolarla ne yaptın?”
Çocuk cevap verdi: “Arkadaşımın çiftliğine gittim, bir dolarımı verdim ve iki balya saman aldım.”
Sonra odadan dışarı çıktı, saman balyalarını getirdi, açtı ve havaya savurmaya başladı. Oda bir anda samanlarla dolmuştu. Ama biraz sonra samanların tamamı yere indi ancak babanın söylediği gibi odayı bir uçtan öbür uca dolduramadı.
Adam sordu: “Peki ikinci çocuğum, sen paranla ne yaptın ?”
“Yorgancıya gittim. İki tane yastık aldım.”
Bunu söyleyen çocuk, yastıkları içeri getirdi, açtı ve tüyleri bütün odaya dağıttı. Zaman içinde bütün tüyler yere düştü, böylece oda yine dolmamıştı.
“Sen üçüncü çocuğum, sen paranı ne yaptın ?” diye sordu adam.
“Dolarımı cebime koyup senin yıllar önceki dükkanın gibi bir dükkana gittim. Dükkanın sahibine parayı verdim ve bozmasını istedim. Dolarımın 50 centini İncil’de yazıldığı gibi çok değerli bir şeye verdim. 20 centini şehrimizdeki iki yardım kurumuna bağışladım. 20 cent de kiliseye verdim. Böylece bir onluğum kaldı. Bununla iki şey aldım.”
Çocuk elini cebine atıp bir kibrit kutusu ve bir mum çıkardı. Işığı kapatıp mumu yakınca oda mumun yaydığı ışıkla dolmuştu. Oda samanla veya tüyle değil, bir uçtan öbür uca ışıkla dolmuştu.
Baba memnundu:
“Çok iyi oğlum. Bu şirketin başına sen geçeceksin, çünkü yaşam hakkında çok önemli bir şeyi, ışığını yaymayı biliyorsun. Bu çok güzel.”

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

407

Monday, 4.11.2013, 21:09

Zenci Yolcu

Bir kadın, uçakta zenci bir adamın yanında oturuyordu. Durumdan rahatsızlığını belli edercesine, hostesten başka bir yer bulmasını istedi, zira öylesine antipatik birinin yanında oturamazdı. Hostes, tüm uçağın dolu olduğunu, fakat birinci sınıfta yer olup olmadığına bakacağını söyledi.
Diğer yolcular şaşkınlık ve tiksintiyle olayı izliyorlardı, bu kadının sadece terbiyesizliğine değil, bir de birinci sınıfta yolculuğu devam edeceğine şahit oluyorlardı. Zavallı adamcağız çok kötü bir durumda olmasına rağmen cevap vermemeyi tercih etti. Bu yüksek tansiyondaki durumda kadın, birinci sınıfta ve o adamdan uzak uçabileceğinden tatmin olmuş, hostesin dönmesini bekliyordu.
Birkaç dakika sonra geri gelen hostes, kadına:
“Çok özür dilerim geciktim. Birinci sınıfta bir yer buldum… Bu yeri bulmak biraz zamanımı aldı, sonra yer değişikliği için pilottan izin almam gerekiyordu. ‘Hiç kimse sorun yaratan bir diğerinin yanında oturmak mecburiyetinde tutulamaz’ dedi ve bu izni verdi.”
Diğer yolcular kulaklarına inanamıyorlardı, bu esnada kadın da bir zafer kazanmış gibi yerinden kalkmaya hazırlandı. Aynı anda hostes, oturmakta olan zenciye dönerek:
“Beyefendi, sizi uçağın birinci sınıfındaki yeni yerinize götürmem için beni takip eder misiniz lütfen? Seyahat firmamız adına kaptan pilotumuz sizden böyle nahoş bir olay yaratan kimsenin yanında oturmak mecburiyetinde bırakıldığınız için çok özür diliyor.”
Tüm yolcular hep birlikte, bu olayı iyi bir biçimde sonuçlandıran uçak personelini alkışlayarak tebrik ettiler.
O yıl, kaptan pilot ve hostes uçaktaki davranışlarından dolayı ödüllendirildiler. Aşağıdaki mesaj, tüm ofislere personelin görebileceği bir biçimde iletildi:
“İNSANLAR ONLARA NE SÖYLEDİĞİNİZİ UNUTABİLİRLER. İNSANLAR ONLARA NE YAPTIĞINIZI DA UNUTABİLİRLER. AMA İNSANLAR, ONLARA KENDİLERİNİ NASIL HİSSETTİRDİĞİNİZİ ASLA UNUTMAZLAR.”

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

408

Monday, 4.11.2013, 21:11

Bir Masal Gibi Aşk

Dondurucu soğukta bir an önce evime varabilmek için hızla yürürken, ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm.. Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye acele acele açtım.. İçinde üç dolar ve sararıp kat yerleri yıpranmış eski bir zarftan başka bir şey yoktu… Sol üst köşede yalnızca gönderenin adresi, alıcı adresi yerinde bir posta kutusu numarası vardı. Bir ipucu bulabilmek belki biraz da merakımı giderebilmek için zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım.
Mektup, sol yanı çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda, özenli bir el yazısıyla yazılmıştı ve “Sevgili Michael” diye başlıyordu.. Ve “Annesi yasakladığı için onu bir daha göremeyeceğini” anlatarak devam ediyor.. “Ama sakın unutma, seni daima seveceğim” diye bitiyor.. İmza.. Hannah!..”
Elimde yalnızca, mektubu yazan kişiyle, mektubun yazıldığı kişinin birinci adları vardı. Eve gider gitmez hemen telefon idaresini aradım.Görevli kişi, kendisine bildirdiğim adreste yaşayanların telefon numarasını vermesinin yasalara aykırı olduğunu söyledi. Fakat ısrarım karşısında: “Belki, size yardımcı olabilirim” dedi. “Bu adreste bulunan numaraya telefon ederim ve onlar kabul ederlerse, sizi görüştürebilirim lütfen bekleyin..” dedi.
İki üç dakika sonra görevlinin sesi geldi.. “Bağlıyorum efendim.”
Telefonda, karşıdaki hanıma “Hannah diye birini tanıyıp, tanımadığını” sordum. “Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden aldık” dedi.
“Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?..”
“Hannah annesini bir huzurevine yatıracaktı. Oradan takip ederseniz, belki adres bulursunuz..” deyip bana huzurevinin adını verdi.. Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş.. Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki oradan bilirlermiş..
“Bunların hepsi aptalca aslında” dedim kendi kendime.. İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı..
Bir kadın “Şimdi Hannah’nın kendisi bir huzurevinde” dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı çevirdim.. Ses; “Evet, Hannah burada yaşıyor” dedi..
Saat ona geliyordu ama hemen yola çıktım, Hannah’yı görmek için.. Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. Gözlerinin içi ışıl
ışıl ama.. Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip.. Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve “Genç adam” dedi, “Bu mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Hani şu meşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm diye annem kesinlikle izin vermedi..” Derin bir nefes daha.. “Michael Goldstein harika bir insandı. Eğer bulabilirseniz ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep..” Bir ufak sessizlik.. Bir derin nefes daha..” Ve onu hep sevdim..”
İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden.. “Ve hiç evlenmedim.. Michael gibi birisini bulamadım ki..”
Hannah’ya teşekkür edip odadan çıktım. Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız “Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size” dedi..” Hiç değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim” dedim..
Cüzdanı elimde sallayarak.. O sırada yanımda dikilip duran hademe bağırdı..” Hey baksana.. Bu Bay Michael’ın cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten.. Üç kere ben buldum, koridorlarda..”
Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım tekrar asansöre. Michael yatmamıştı. Okuma odasında kitap okuyordu. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi. Michael elini arka cebine attı, hızla..
Sonra sevinçle “Evet bu benim cüzdanım” dedi. “Öğleden sonraki yürüyüş sırasında kaybetmiş olmalıyım. Size teşekkür borçluyum.”
“Hiçbir şey borçlu değilsiniz” dedim. “Ama özür dilerim. İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum.”
“Mektubu mu okudun?”
“Sadece okumakla kalmadım. Hannah’yı da buldum..”
“Buldun mu? Nerde? İyi mi? Hala eskisi gibi güzel mi. Söyle, lütfen söyle..”
“Çok iyi.. Hem de harika” dedim, yavaşça.. “Bana onun telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım.”
Elime sımsıkı sarıldı.. “O benim tek aşkımdı.. Onu öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti.”
“Bay Goldstein” dedim.. “Gelin benimle..”
Asansörle üçüncü kata indik.. Odanın kapısı açıktı. Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu.. Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu..
“Hannah” dedi.. “Bu bay’ı tanıyor musun?”
Gözlüklerini ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden..
“Michael” dedi, Michael, kapıda, kısık sesle..
“Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?..”
“Michael” diye yutkundu Hannah. “İnanmıyorum.. Bu sensin. Benim Michael’ım.”
Michael Hannah’ya doğru yürüdü yavaşça. Sarıldılar. Hemşire yanıma geldiğinde onun da gözleri yaşlıydı..
“Gördün mü, bak?” dedim “Yaşamda, yaşanması gereken her şey, er ya da geç, birgün kesinlikle yaşanacaktır.”
***
Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar. Pazar günü bir nikah vardı.. Gelebilir miydim? Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael beni nikah şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık bej elbisesi içinde çok güzeldi.. Michael de lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı.. Bir nikah tanığı olarak söylüyorum bu gözlemlerimi… Aşklarını onsekiz yaşın heyecanı ve duygusuyla yaşayan 76 yaşındaki gelin ile 79 yaşındaki damadın nikahında keşke siz de bulunsaydınız… Altmış yıl önce bittiği sanılan bir aşk öyküsünün, altmış yıl sonra, kaldığı yerden nasıl filizlendiğine siz de tanık olacaktınız.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

409

Monday, 4.11.2013, 21:15

Sevgi, Zenginlik ve Başarı

Alışverişe gitmek üzere evden çıkan bir kadın, kapısının karşısındaki kaldırımda oturan bembeyaz sakallı üç yaşlıyı görünce önce duraksadı, sonra onları, tüm içtenliğiyle evine davet etti:
“Burada böyle oturduğunuza göre, üçünüz de kesinlikle acıkmış olmalısınız” dedi. “Lütfen içeri gelin, size yiyecek bir şeyler hazırlayayım.”
Üç yaşlıdan biri, kadına, eşinin evde olup olmadığını sordu. Kadın, eşinin biraz önce çıktığını, şu anda evde olmadığını söyledi. Yaşlı adam, başını iki yana salladı:
“Eşiniz evde değilse, biz de davetinizi kabul edemeyiz” dedi.
Aksam eşi geldiğinde kadın, karşı kaldırımdaki yaşlı adamlarla arasında geçen konuşmayı anlattı.
“Senin evde olmadığını öğrenince, içeri girmek istemediler” dedi.
Yaşlı adamların bu davranışlarını öğrenince, kadının eşi üzüldü.
“Bir bakıversene dışarı” dedi. “Hâlâ oradalarsa, şimdi davet edebilirsin eve.”
Kadın kapıyı açar açmaz, karşı kaldırımdaki bembeyaz sakallı üç yaşlıyla yeniden karşılaştı.
“Eşim geldi, şimdi evde” dedi ve onlara davetini yineledi: “Yemeğimizi birlikte yemek için sizi şimdi davet edebilir miyim evimize?”
Kadının davetine, yaşlılardan biri yanıt verdi:
“Biz hiçbir eve üçümüz birlikte gitmeyiz” dedi.
Ve kısa bir duraksamadan sonra, bir açıklama yaptı:
“Sağ yanımdaki bu arkadaşımın adı, Zenginliktir” dedi. “Bu yanımda oturan arkadaşımın adı Başarı, benim adım ise Sevgidir.”
Kendini ve arkadaşlarını tanıttıktan sonra Sevgi, kadına ilginç bir öneride bulundu:
“Şimdi evinize gidin ve eşinizle baş başa verip, bir karara varın” dedi. “İçimizden yalnızca birimizi davet edebilirsiniz evinize. Hangimizi davet etmek istediğinize karar verin, sonra gelin, kararınızı bize bildirin.”
Kadın, Sevgi’nin önerisini eşine anlattığında adam, sevinçten göklere fırladı.
“Aman ne güzel, ne güzel” dedi. “Hangisini davet edeceğimizi bize bıraktıklarına göre, biz de içlerinden Zenginlik’i davet ederiz ve evimiz de bir anda Zenginlik’e kavuşmuş olur.”
Eşinin kararı, kadının hiç de hoşuna gitmedi.
“Başarıyı davet etsek, daha mantıklı bir karar vermiş olmaz mıyız, kocacığım?” dedi.
Kayınvalidesiyle, kayınpederinin bu konuşmasına, içerideki odada bulunan gelinleri de kulak misafiri olmuştu. Koşarak içeri girdi ve o da kendi önerisini söyledi:
“En doğru karar, Sevgi’yi davet etmek değil midir?” dedi. “Düşünsenize, evimiz bir anda Sevgi’ye kavuşacak.’
Gelinin bu önerisi, kayınpederinin de, kayınvalidesinin de çok hoşlarına gitti.
“Tamam, en doğru karar bu olacak dediler. “Sevgi’yi davet edelim… ”
Kadın kapıyı açtı ve üç yaşlıya birden sordu: “İçinizde hanginiz Sevgi’ydi?” dedi. “Onu davet etmeye karar verdik. Lütfen buyursun… ”
Sevgi ayağa kalktı, eve doğru yürümeye başladı. Arkadaşları da ayağa kalktılar ve Sevgi’nin arkasından, onlar da eve doğru yürümeye başladılar. Kadın, büyük bir şaşkınlık ve heyecan içinde, Zenginlik’le Başarı’ya sordu:
“Siz niçin geliyorsunuz?” dedi. “Ben yalnızca Sevgi’yi davet etmiştim.
Kadının bu sorusuna, üç yaşlı birlikte yanıt verdiler:
“Eğer içimizden yalnızca Zenginlik’i ya da Başarı’yı davet etmiş olsaydınız, davet edilmeyen ikimiz dışarıda bekleyecektik” dediler. “Fakat siz Sevgi’yi davet ettiniz. Bu durumda üçümüz birden gelmek zorundayız evinize.”
Ve kadının “Niçin?” diye sormasını beklemeden, Zenginlik ve Başarı sözlerini şöyle sürdürdüler:
“Çünkü Sevgi’nin olduğu her yerde, biz Zenginlik ve Başarı da her zaman, onun yanında oluruz.”

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

410

Monday, 4.11.2013, 21:16

Ne Kadar Borcu Varmış?

Küçük oğlu annesine geldi ve ona kağıdı uzattı. Annesi ellerini önlüğüne kuruladıktan sonra kağıdı okumaya başladı;
Çimleri biçtiğim için: 5 dolar,
Odamı temizlediğim için: 1 dolar,
Alışverişe gittiğim için: 50 sent,
Küçük kardeşime baktığım için: 25 sent,
Çöpü attığım için: 1 dolar,
İyi bir karne getirdiğim için: 5 dolar,
Bahçeyi temizlediğim için: 2 dolar,
Toplam borç: 14 dolar, 75 sent.
Anne, umutla kendisine bakan oğlunun elinden kağıdı aldı ve kağıdın arka yüzüne şunları yazdı;
Seni 9 ay karnımda taşıdım: BEDAVA,
Hasta olduğunda başında bekledim, elimden geleni yaptım, senin için dua ettim: BEDAVA,
Yıllarca değişik nedenlerle senin için gözyaşı döktüm: BEDAVA,
Senin için geceler kaygı duyup, uykusuz kaldım: BEDAVA,
Oyuncaklarını topladım, yemeğini hazırladım giysilerini yıkadım, ütüledim: BEDAVA YAVRUM,
Ve bunların hepsini topladığın zaman gerçek sevginin bedelinin olmadığını görürsün, bedavadır çünkü…
Oğul annenin yazdıklarını okuyunca gözleri doldu. Annesine baktı, “Anneciğim seni seviyorum” dedi ve kalemi alarak bu kağıda “HEPSİ ÖDENMİŞTİR” yazdı.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

411

Monday, 4.11.2013, 21:17

Yol Tarifi

Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:
- Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.
Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:
- Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.
Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.
Çocuk:
-Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
- İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?
- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk. Üstelik, manolyalar da atılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.
Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken fark etmiş onun kör olduğunu.
Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini fark ettiğini. Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:
- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki. Sizinkiler sağlam öyle değil mi?
Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
- Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

412

Monday, 4.11.2013, 21:18

Suyu Taşırmayan Gül Yaprağı

Uzakdoğu’da bir Budist tapınağı, bilgeliğin gizemlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik, anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti.
Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak veya çan, zil yoktu.
Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki Budist, kapıda duran yabancıya baktı.
Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapladöndü ve bu kabı yabancıya uzattı.
Bu, “yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz” demekti.
Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı.
Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.
İçerideki Budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı.
Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı.

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

413

Monday, 4.11.2013, 21:20

Stanford Üniversitesi

Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip utangaç bir tavırla rektörün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından fırlayarak önlerini kesti… Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların Harward gibi üniversitede ne işleri olabilirdi ? Adam yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı. Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu.
Yaşlı kadın çekingen bir tavırla,”Bekleriz” diye mırıldandı… Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi.
Sekreter sesini çıkarmadan masasına döndü. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi. Sonunda sekreter dayanamayarak yerinden kalktı.
“Sadece birkaç dakika görüşseniz. Yoksa gidecekleri yok” diyerek rektörü iknaya çalıştı.
Anlaşılan çare yoktu. Genç rektör isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterinin anlattığı tablo içini bulandırmıştı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi. Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek !.. Olacak şey miydi bu?
Suratı asılmış sinirleri gerilmişti. Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harward’da okuyan oğullarını bir yıl önce bir kazada kaybetmişlerdi. Oğulları burada öyle mutlu olmuştu ki, onun anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı. Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi.
“Madam” dedi, sert bir sesle, “Biz Harward`da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner… ”
“Hayır, hayır” diyerek haykırdı yaşlı kadın. “Anıt değil… Belki Harward`a bir bina yaptırabiliriz”.
Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar fırlatarak, “Bina mı?” diyerek tekrarladı, “Siz bir binanın kaça mal olduğunu biliyor musunuz ? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasına çıktı… ”
Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaktan kurtulabilirdi. Yaşlı kadın sessizce kocasına döndü.
“Üniversite inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş ? Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde ?”
Rektörün yüzü karmakarışıktı.
Yaşlı adam başıyla onayladı. Bay ve Bayan Leland Stanford dışarı çıktılar. Doğu California’ya, Palo Alto’ya geldiler.
Ve Harward’ın artık umursamadığı oğulları için onun adını ebediyen yaşatacak üniversiteyi kurdular. Amerika’nın en önemli üniversitelerinden birini: STANFORD’u…

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

414

Monday, 4.11.2013, 21:23

Sevgi Nasıl Yüklenir?

Müşteri: Çok fazla teknik bilgim yok. SEVGİ yüklemek için ne yapmam gerekiyor?
Yetkili: İlk adım olarak KALBİM dosyanızı açmanız gerekiyor. Açtınız mı?
Müşteri: Evet. Ancak su anda GEÇMİŞ ACILAR.EXE, DÜŞÜNDÜKÇE.EXE, HASET.EXE ve GÜCENME.EXE isimli programlar da çalışıyor. Onlar çalışırken SEVGİ yükleyebilir miyim?
Yetkili: Problem değil. Yüklediğiniz anda SEVGİ otomatik olarak sisteminizden GEÇMİŞ ACILAR.EXE’yi silecektir. Bir süre daha geçici hafızanızda kalabilir ama artık diğer programları etkilemeyecektir. SEVGİ er geç DÜŞÜK GÜVEN.EXE’yi silerek YÜKSEK GÜVEN.EXE isimli bir modül yükleyecektir. Ancak, siz HASET.EXE ve GÜCENME.EXE’yi mutlaka kapatmalısınız. Bu programlar SEVGİ’nin yüklenmesine engel olur. Onları kapatabilir misiniz lütfen?
Müşteri: Tamam, kapattım. SEVGİ otomatik olarak yüklenmeye başladı. Bu normal mi?
Yetkili: Evet, ama unutmayın ki bu sadece bir temel program. Üst versiyonlarının yüklenmesi için başka KALP’lerle bağlantı kurmanız gerekiyor.
Müşteri: Ooooops… Daha şimdiden bir hata mesajı verdi. Ne yapmam gerekiyor?
Yetkili: Mesaj ne diyor?
Müşteri: “HATA 412-PROGRAM İÇ SİSTEMDE ÇALIŞMIYOR.” Bu ne demek?
Yetkili: Endişelenmeyin. Bu sıradan bir problem. SEVGİ programının başka KALPLERDE çalışmaya hazır olduğunu ama henüz sizin KALBİNİZDE çalışmadığını söylüyor. Şu komplike programcılık terimlerinden biri, ama daha sade bir dille “Programın başkalarını
SEVEBİLMESİ için öncelikle sizin kendi sisteminizi SEVMENİZ gerektiği” anlamına gelir.
Müşteri: Yani ne yapmam gerekiyor?
Yetkili: “KENDİNİ KABULLENME ” isimli dosyanın altındaki KENDİNİ AFFETME.doc, KENDİNE GÜVENME.txt, DEĞER BİLME.txt ve İYİLİK.doc isimli dosyaların üzerine tıklayıp hepsini “KALBİM” dosyasına kopyalayın. Bir de KENDI KENDINE KRITIK.EXE isimli dosyayı tüm dosyalardan ve daha sonra da çöp kutunuzdan silerek tamamıyla yok olduğundan emin olun.
Müşteri: Başardım. İşte bu! KALB’im gerçekten tertemiz dosyalarla doluyor. GÜLÜMSEME.AVI şu anda monitörümde oynuyor ve SICAKLIK.com, BARIŞ.EXE ve MEMNUNİYET.com KALB’imin içine kopyalanıyor.
Yetkili: O zaman SEVGİ yüklendi ve çalışıyor. Şu andan itibaren her şeyle başa çıkabilmeniz gerekiyor. Yalnız telefonu kapatmadan son bir şey…
Müşteri: Nedir?
Yetkili: SEVGİ programı ücretsizdir. Onu ve onun tüm modüllerini tanıştığınız herkese verin. Karşılığında onlar da başkalarıyla paylaşacak ve sonucunda size tertemiz modüller geri dönecektir. Mutlu yıllar!
Müşteri: Size de!!
Etiketler:barış, değer bilme, düşük güven, geçmiş acılar, gücenme, gülümse, haset, kalbim, kalp, kendine güvenme, kendini affetme, kendini kabullenme, memnuniyet, sevgi, sıcaklık, tebessüm, yüksek güven

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

415

Monday, 4.11.2013, 21:27

Kıskanılacak Sevgi

Otobüs yolcuları elinde beyaz bir baston taşıyan genç ve güzel kadının otobüse binisini içten gelen bir sempati ile izlediler.. Basamakları geçti. Boş olduğu söylenen koltuğu el yordamı ile buldu. Oturdu.. Çantasını kucağına aldı. Bastonu koltuğa yasladı. 34 yaşındaki Susan, bir yıldır görmüyordu. Bir yanlış teşhis sonucu görmez olmuş, birden karanlık bir dünyanın içine düşmüştü. Öfke.. Kızgınlık.. Kendine acıma..
Hayatta tek dayanağı artık kocası Mark’tı.. Mark hava kuvvetlerinde subaydı. Susan’ı bütün kalbi ile seviyordu. Susan gözlerini kaybedince, Mark karısının içine düştüğü umutsuzluğu hemen farketmişti. Ona yeniden güç kazanması, kaybettiği kendine güvene yeniden sahip olması için yardim etmeliydi. Susan gene kendi kendine yeterli olduğuna inanmalı, kimseye bağımlı olmadan yasayabilmeliydi.
Sonunda Susan’ı işine dönmeye ikna etti. Peki ama evden işe nasıl gidecekti?..
Genelde otobüsle giderdi. Ama simdi koca kenti bir uçtan ötekine tek başına geçmekten korkuyordu. Mark her sabah onu arabası ile işe bırakmayı önerdi. Kendi işi tam aksi yönde olduğu halde.. İlk günler Susan kendini rahat hissetti. Mark da,
“Görmüyorum, artık hiçbir ise yaramam” diyen karısını çalışmaya başlattığı için mutluydu. Ama bir süre sonra Mark işlerin iyi gitmediğini farketti. Başkasına bağımlı yaşamın Susan’ı mutlu etmesi mümkün değildi. İşe eskiden olduğu gibi kendi başına otobüsle gitmeliydi. Ama Susan hala o kadar hassas, o kadar kırılgan, o kadar öfkeliydi ki.. Ne yapabilirdi?.. “Otobüs” lafı ağzından çıkar çıkmaz, Susan öfkeyle haykırdı..
“Nasıl yaparım?.. Görmüyor musun ben körüm!.. Nerde olduğumu nerden bilirim, nereye gittiğimi nasıl anlarım.. Galiba sana ağır gelmeye başladım, beni başından atmaya çalışıyorsun..”
Duydukları Mark’ın kalbini fena halde kırdı. Ama ne yapacağını biliyordu..
“Her sabah ve aksam otobüsünü arabamla takip edeceğim. Sen bu yolculuğu tek başına yapmaya hazır olana dek sürecek bu..”
Tam iki hafta Mark, Susan’ın otobüsünün arkasından gitti.. İki hafta boyu karısına görme dışındaki duyularını nasıl kullanacağını anlattı. Özellikle duymanın pek çok sorunu çözeceğini izah etti. Kulakları ona nerede olduğunu söyleyebilirdi. Yeni yaşam tarzına alışmasına yardımcı olabilirdi. Otobüs şoförü ile ahbap olursa, her şey kolaylaşır, şoför her gün ona önde bir yer bile ayırırdı.
Nihayet Susan, yolculuğu tek başına yapmaya hazır olduğunu hissetti. Pazartesi sabahı geldi.. Ayrılırken, otobüsünün geçici eskortu
kocasına, hayattaki en büyük dostuna sarıldı.. Gözleri yaşla doluydu Susan’ın.. Kocasına öyle teşekkürle doluydu ki.. Onun sabrı, sadakati, desteği ve sevgisiyle umutsuzluk uçurumundan nasıl çıkmış, nasıl yeniden hayata dönmüştü.. “Allahaısmarladık” dedi kocasına ve uzun zamandan beri ilk defa ters yönlerde yola çıktılar.
Pazartesi.. Salı.. Çarşamba.. Her gün mükemmel geçti Susan için.. Kendini hiç bu kadar iyi hissetmemişti. Yapıyordu.. Başarıyordu.. Tek başına başarıyordu.. Kendi kendine gidip gelebiliyordu iste..
Cuma sabahı, Susan her günkü gibi otobüse bindi.. Ofisinin karşısındaki durakta inerken bilet parasını uzattı şoföre.. “Sizi kıskanıyorum bayan” dedi, şoför..
Susan şoförün başkasına hitap ettiğini düşündü.. Bir körün gıpta edilecek nesi olabilirdi ki?..
“Neyimi kıskanıyorsunuz benim” diye sordu şoföre..
“Sizin kadar sevilmek, sizin kadar şefkat ve sevgiyle korunmak çok hoş bir duygu olmalı bayan” dedi şoför..
“Nasıl yani” dedi, Susan.. “Bir haftadır, her sabah yakışıklı bir subay köşede duruyor ve siz otobüsten inene kadar izliyor. Yolu kazasız geçmenize bakıyor, ofisinize girene kadar oradan ayrılmıyor. Sonra size bir öpücük yolluyor, elini sallıyor ve yürüyüp gidiyor. Siz çok talihli bir kadınsınız bayan..”
Mutluluk göz yaşları Susan’ın yanaklarından akmaya başladı. Ve birden hatırladı.. Mark’ı hiç görmüyordu ama, bir haftadır yanında
olduğunu hem de öyle kuvvetli hissediyordu ki..
Talihli, gerçekten çok talihli idi. Öyle bir armağan vermişti ki ona hayat, görmekten daha değerliydi.. Bu armağanın varlığına inanması için görmesi gerekmiyordu. Sevginin aydınlatmayacağı hiçbir karanlık yoktu çünkü..

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

416

Monday, 4.11.2013, 21:28

Sakat Köpek


Mandelson 12 yaşında fakir bir ailenin çocuğuydu. Hayatta tek tutkusu köpeklerdi. Her gün pet shopları gezip, köpeklere bakıp onlardan bir tanesine sahip olacağı günü hayal ederdi. Her zaman babasına yalvarıp kendisine köpek alabilmesi için gerekli parayı vermesini ister, ama babası maddi imkansızlıkları nedeniyle karşı çıkınca da çok üzülürdü.
Bu nedenle bütün harçlıklarını biriktirip babasını da razı edip biraz daha para topladı. Doğruca çarşıdaki hayvan dükkanına gitti. Bir köpek beğendi ve dükkan sahibine fiyatını sordu. Adam:
“O köpek satılık değil!” cevabını verince; Mandelson gayri ihtiyari nedenini sordu. Adam:
“O köpeği satamam çünkü onun bir ayağı yok” dedi. Çocuk:
“Olsun ben onu istiyorum” dedi. Adam:
“Evlat o köpek sana istediğini veremez” diye ekledi. Çocuk:
“Ne gibi?” diye karşılık verince; adam:
“O koşamaz, seninle oynayamaz, yani seni eğlendiremez” dedi.
Çocuğun ısrarlarına dayanamayan dükkan sahibi köpeği çocuğa hediye etmek istedi. Fakat Mandelson teklifi reddedip cebindeki bütün parasını adama uzattı. Adam isteksiz ama çocuğun köpek sevgisinden duyduğu sevinçle parayı alıp, Mandelson’a:
“Evlat bu köpeğin sakat olduğunu bile bile neden o kadar ısrar ettin?” diye sorunca Mandelson pantolonunun paçasını aralayıp protez
bacağını göstererek şu yanıtı verdi:
“Siz o köpeği bana sakat olduğu için vermek istemediniz, ama inanın beni ondan daha iyi hiçbiri mutlu edemezdi!”

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

417

Monday, 4.11.2013, 21:34

Bir Mucize Almak İstiyorum


Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı.
George’ın yalnızca çok pahalıya mal olacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı fakat bunun için yeterli paraları yoktu. Babasının,
umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duymuştu Sally:
“Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir.”
Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü Sally. Kumbarasını gizlediği yerden çıkartarak içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Yanılgıya düşmemek için tam üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti.
Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi. Eczacı çok yoğundu ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu ama Sally’nin beklediğini görünce
“Evet, ne istiyorsun söyle bakalım” dedi. “Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum” diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi.
Sally “Kardeşim” dedi. Sessizce yutkunduktan sonra devam etti: “Kardeşim çok hasta, bir mucize almak istiyorum.”
Eczacı Sally’e bakarak:
“Anlayamadım” dedi. “Şeyy, babam ‘Onu ancak bir mucize kurtarabilir’ dedi, bir mucize kaç paradır, bayım?”
Eczacı Sally’e sevgi ve acımayla baktı bu kez:
“Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize satmıyoruz, sana yardımcı olamayacağım” dedi.
Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi. Eczacının gözlerinin içine bakarak:
“Karşılığını ödemek için param var benim, bana yalnızca fiyatını söylemeniz yeterli” dedi.
Bu arada Sally ve eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally’e dönerek “Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için küçük hanım? diye sordu.
“Bilmiyorum” dedi Sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara aldırmaksızın devam etti:
“Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam “Onu ancak bir mucize kurtarabilir” deyince ben de paramı alıp buraya geldim.”
“Peki, ne kadar paran var?” diye sordu iyi giyimli adam.
“Bir dolar ve onbir sent” dedi Sally. “Ve dünyadaki tüm param bu!”
“Bu iyi bir şans, küçük kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bu para” dedi, iyi giyimli adam.
Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally’nin elini tutarak:
“Beni yaşadığın yere götürür müsün lütfen?” diye sordu. “Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum” dedi. İyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong’du ve George için gerekli olan ameliyatı yapabilecek tanınmış bir cerrahtı.
Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı.
Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman hâlâ yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı. Anne:
“Hâlâ inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu maliyeti ne kadardır merak ediyorum” dedi.
Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça malolduğunu çok iyi biliyordu.
Tam tamına bir dolar ve onbir sent!

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

418

Monday, 4.11.2013, 21:36

Mavi Kurdele

New York’ta yaşayan bir öğretmen, Lise son sınıftaki öğrencilerinin “diğer insanlardan farklı özelliklerini” vurgulayarak onurlandırmaya karar vermiştir. California’dan, Helice Bridges tarafından geliştirilmiş süreci kullanarak, her bir öğrencisini teker teker tahtaya kaldırır.
İlk önce öğrencilere sınıf ve kendisi için ne kadar özel ne kadar özel olduklarını belirtir. Sonra her birine üzerinde altın harflerle “Siz çok önemlisiniz” yazılı birer mavi kurdele verir. Daha sonra kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verir. Her bir öğrencisine üçer tane daha kurdele verip, onlardan bu töreni gerçek dünyada devam ettirmelerini ister. Öğrenciler, daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi onurlandırdığını tespit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi vereceklerdir.
Çocuklardan biri, gelecekteki kariyer çalışmaları için kendisine yardımcı olan yakınlarındaki bir şirketin üst düzey görevlisini onurlandırmış, adamın yakasına mavi kurdeleyi iliştirmişti. Ardından, iki tane daha kurdele vermiş ve;
“Sınıfça bu konuda bir projemiz var. Sizden onurlandırmanız için birini bulmanızı istiyoruz. Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdele de verin. Böylece onlar da bu projenin devam etmesi için başkalarını bulabilirler. Daha sonra, lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin” diye rica etti.
O gün üst yönetici, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye karar verdi. Patronun odasına girdi ve onun “iş dünyasında bir deha olduğundan ötürü” onu takdir edip örnek aldığını söyledi. Bu mavi kurdeleyi yakasına takması için izin verip vermeyeceğini sordu.
Şaşkına dönen patron; ” Tabi ki ” şeklinde cevap verdi.
Yönetici mavi kurdeleyi, patronun tam kalbinin üstüne, ceketine iliştirdi. Ekstra kurdeleyi verirken de; “Bana bir iyilik yapar mısınız?… Siz de bu kurdeleyi onurlandırmak istediğiniz birine verir misiniz?… Bunu bana veren çocuk, okulda bir proje yaptıklarını söyledi. Bu kabul görme töreninin devam etmesi gerekiyormuş. Böylece “bunun, insanları nasıl etkilediğini belirleyeceklermiş…” dedi…
O gece patron evine geldiğinde, on dört yaşındaki oğlunun yanına oturdu.
“Bugün inanılmaz bir şey oldu” dedi. “Ofisteydim. Üst düzey yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran olduğunu söyleyip, “iş dünyasında bu kadar başarılı olduğum için” göğsüme bu kurdeleyi iliştirdi… Bir hayal etmeye çalış… Benim bir dahi olduğumu düşünüyor… “Siz çok önemlisiniz” yazılı bu kurdeleyi tam göğsümün üstüne taktı. Bana ekstra bir kurdele verdi ve onurlandıracak başka birini bulmamı istedi. Arabayla eve gelirken, bu mavi kurdeleyle kimi onurlandırabileceğimi düşündüm ve aklıma sen geldin… Ben “seni” onurlandırmak istiyorum. Günlerim aşırı yorucu geçiyor. Eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldığın notları beğenmeyince veya odanı toparlamayınca sana bağırıp çağırıyorum… Oysa bu gece bir şekilde buraya oturup, sana benim için ne kadar farklı ve özel olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatımdaki en önemli insansın.Sen mükemmel bir çocuksun. “Seni seviyorum” diye devam etti…
Şaşkına dönen çocuk ağlamaya başlamıştı… Bütün vücudu titriyordu… Başını kaldırdı, gözleri yaş içinde babasına baktı, ve:
“Yarın intihar edecektim baba” dedi… “Baba, ben senin… çünkü ben senin… beni hiç sevmediğini… beni hiç önemsemediğini düşünüyordum… Ama artık her şey çok farklı. Sen baba, şu an… oğlunun hayatını kurtardın!… ”
Sizin de sevginizi duymak, hissetmek isteyen insanların var olduğunu sakın unutmayın…

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

419

Monday, 4.11.2013, 21:38

Bebek


Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri,kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar gördüğü en cana yakın kız çocuğuydu.
Onun ipek yanaklarını daya doya öpmek ve cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde:
“Dokunma bana!” diye bir ses duydu. “Beni okşamaya hakkın yok senin… ”
Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı. Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu. Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü. Aman Allahım! Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen konuşan oydu.
“Bana yaklaşmanı istemiyorum” diye devam etti. “Hemen uzaklaş benden… ”
Kadın, biraz olsun kendini toplayarak:
“Çocuklarımız hep erkek oluyor” dedi. “Onlar da güzel ama kız çocukları başka. Bu yüzden seni öpmek istedim.”
“Beni öpemezsin” diye ağlamaya başladı bebek. “Benim de seni öpemeyeceğim gibi… ”
“Neden?” diye sordu kadın. “Neden öpemezsin ki?”
Bebek, hıçkırıklara boğulurken:
“Bunun sebebini bilmen gerekir” dedi. “Düşünürsen mutlaka bulacaksın… ”
Kadın, neler olup bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi. Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu. Aile dostları olan tanınmış doktor, odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini vazodan çıkartıp kadına uzatırken:
“Geçmiş olsun hanımefendi” dedi. “Başarılı bir kürtajdı doğrusu. Ha! Sahi, “kız”mış aldırdığınız bebek.”
Cüneyd Suavi‘den..

  • "renksizgazete" bir erkek
  • Konuyu başlatan "renksizgazete"

Mesajlar: 12,460

Kayıt tarihi: May 4th 2012

Konum: istanbul

  • 1464528
  • Özel mesaj gönder

420

Monday, 4.11.2013, 21:42

İki Kardeş

Erkek kardeşlerin ikisi de babalarından kalma çiftlikte çalışırlardı. Kardeşlerden biri evliydi ve çok çocuğu vardı. Diğeri ise bekardı. Her günün sonunda iki erkek kardeş ürünlerini ve kârlarını eşit olarak bölüşürlerdi.
Günün birinde bekar kardeş kendi kendine:
“Ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de hakça değil” dedi, “Ben yalnızım ve pek fazla ihtiyacım yok.”
Böylelikle, her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin evindeki tahıl deposuna götürmeye başladı.
Bu arada evli olan kardeş, kendi kendine:
“Ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de hakça değil, üstelik ben evliyim, bir eşim ve çocuklarım var ve yaşlandığım zaman onlar bana bakabilirler. Oysa kardeşimin kimsesi yok, yaşlandığı zaman hiç kimsesi yok bakacak” diyordu.
Böylece evli olan kardeş her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin tahıl deposuna götürmeye başladı. İki kardeş de yıllarca ne olup bittiğini bir türlü anlayamadılar, çünkü her ikisinin de deposundaki tahılın miktarı değişmiyordu.
Sonra, bir gece iki kardeş gizlice birbirlerinin deposuna tahıl taşırken çarpışıverdiler. O anda olan biteni anladılar. Çuvallarını yere bırakıp birbirlerini kucakladılar.
Hayattaki en yüce mutluluk, sevildiğimize inanmaktır.

Benzer konular